LESOTO’DA BİR KÖY

Şoförümüz, sınır noktasında, pasaportlarımızı damgalatıp geliyor. Güney Afrika sınır binasından sonra, yolun eğimi ciddi bir şekilde arttığından, sadece dörtçeker araçların geçişine izin veriliyor. Yol, döne döne sürekli yükseliyor. Son virajı dönüp düzlüğe çıktığımız zaman ‘Afrika’nın en yüksek pub’ı’ yazan Sani Pass Pub’ı görüyorum. Az ileride Lesoto sınır noktası var. Şoförümüz yine pasaportlarımızı alıp gidiyor. Hava beş dakika öncesinin tam tersine güneşli ve pırıl pırıl. Biraz aşağımız ise tamamen bulutlarla kaplı. Geçide doğru ilerleyen bulutları, Lesoto yönünden esen sert bir rüzgar engelliyor.

Leshoto, sınırları bir başka ülke tarafından kuşatılmış küçük bir devlet. Güney Afrika’nın sınırları içinde. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Dış yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Ülkenin erkeklerinin çoğu, Güney Afrika’daki elmas ve altın madenlerinde ayda 25-30 dolar gibi düşük ücretlerle çalışıyor.

Onbeş kilometre ilerideki bir Leshoto köyüne gidiyoruz. Yuvarlak planlı, tek odalı, çatısı dallarla kapatılmış kulübelerden oluşuyor. Hiç yeşilliğin olmadığı, sert rüzgârların dövdüğü bir yer burası. Tek geçim kaynakları koyun yetiştiriciliği. Koyun yününden yapılmış battaniyelerine sarınmış durumda oturuyorlar. Güneş olmasına rağmen ikibinbeşyüz metrenin üzerinde bir yükseklikte olduğumuz için hava oldukça serin. Şoförümüz ziyaret edeceğimiz köy evinde nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bilgilendiriyor. Ziyaret sonrasında arzu edersek ev sahibine bir miktar para bırakabileceğimizi de ilave ediyor.

Girdiğimiz kulübe tek gözlü bir odadan ibaret. Kapısı sert kuzey rüzgârlarından korunmak için güneye açılmış. Köy, ormana çok uzak olduğu için odun sıkıntısı var. Bu yüzden ısınmak için tezek kullanıyorlar. Odanın ortasında, üzerinde tezek yanan bir metal kap var. Girişin tam karşısında mutfak olarak kullandıkları bir bölüm, sağ tarafta bir yatak. Son derece basit bir ev ortamı. Aküye bağlanmış bir araba teybi görüyorum. Dumanın çıkabileceği bir baca olmadığı için tavan simsiyah.

Rehber şoförümüz, köy yaşamı hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra, evde ekmeğin nasıl yapıldığını anlatıyor. Ev sahibesi, metal kapağı ve altındaki sıcaktan sararmış gazete kâğıdını da maşayla kaldırınca, keke benzer, nar gibi kızarmış ve dilimlenmiş ekmek görünüyor. Büyükçe bir kaç dilim ekmek, pubtaki öğle yemeğimiz için paket yapılıyor.

Afrika’nın en yüksek Pub’ının otoparkı oldukça kalabalık. Restoran kısmında ve lobide ayakta bekleyenler var. Dışarıdaki verandaya çıkıyorum, güneşlenenler var ve tamamı beyaz. Üç kız çocuğu olan bir anne, Nikon makinemle ilgileniyor. Yerde oturuyorlar, bir bira alıp yanlarına oturmak için izin istiyorum. Lodge’ta tam pansiyon kaldığım için güzel bir öğle yemeği paketim var. Bira almak için barda beklerken, barın duvarına yapıştırılmış çok sayıda kâğıt paranın arasında gözüme Atatürk resmi olan bir para takılıyor; beşyüzbin Türk Lirası. Üzerine okuyamadığım bir şeyler yazılmış.

Büyük grubun aracı hareket etmek üzere iken veranda tamamen boşalıyor. İki aile ile birlikte, büyük masalara geçiyoruz. Güzel bir sohbet başlıyor. Haftasonu tatili için gelmiş Güney Afrikalı çiftçiler. Şekerkamışı yetiştiriyorlarmış. Bayanlardan biri, Afrika’daki gezimin sekiz ay süreceğini duyunca; ”n’olur beni de sırtçantanın şu gözüne al” diye takılıyor. Erkeklerden biri, çocuklara kola, kendisine ve bana bira alıp geliyor.

Afrikanlar, Avrupa’daki akrabaları kadar soğuk değiller, aksine daha konuşkan ve sıcakkanlılar. Belki de dünyanın uzak bir ülkesinde yaşamanın getirdiği bir durum; yalnızlıklarını karşılaştıkları diğer beyazlarla gidermeye çalışıyorlar.

Dönüş saati geliyor, Afrikan aileler ile vedalaşıyorum. Dörtçekerimizle geçitten aşağıya inmeye başlayınca tekrar bulutların içine giriyoruz. Isı hissedilir bir şekilde düşüyor. Sınır noktasını geçtikten sonra pasaportlarımız dağıtılıyor. Pasaportumda, Leshoto’ya giriş-çıkış damgam var.

FARUK BUDAK

This entry was posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir