Author Archives: Sena Gebecik

MUMBAI ÇENNAI EKSPRES, HAMPİ VE VİTTALA

Hindistan’da yolculuk zamanı. İlk hedefim Karnataka eyaletindeki Hampi, oradan da Pattadakal’a geçip birkaç tapınak daha ziyaret edeceğim. Her ikisi de Dünya Kültür Varlıkları listesindeler. Daha sonra da, Goa’da bir kumsalda ayaklarımı denize sokacağım.

Tüm peron, uğurlama için gelen Hintlilerle dolu. Yalnızlığım, ister istemez bu ayrılık anında yüzüme çarpıyor ve hüzünleniyorum.

On yedi saatlik tren yolculuğunun ilk dakikaları. Şehrin varoşlarından geçiyoruz. Böylesine bir sefalete doğmadığım için Tanrıya ne kadar şükretsem az.

Wadi-Pune arası yemyeşil. Rajastan düzlüklerinin çıplak görüntüsünün ardından böylesine bir yeşillik oldukça hoş.

Yolculuk çok şenlikli gidiyor. Şu beş saat içinde neler görmedim ki. Yerleri bir bez parçası ile uyduruk bir şekilde silip para isteyenlerden bin bir türlü satıcıya kadar bir sürü insan. En enterasanı da, bir grup eşcinsel. Eşcinsellik, Hindistan’da hoşgörü ile karşılanıyor. İnanışa göre, enkarnelerimiz sırasında hem dişi hem de erkek olarak dünyaya gelinebildiği için ruhun diğer enkarnelerini hatırlaması ve eşcinselliğin tercih edilmesi “olağan bir anımsama”. Ellora’daki heykellerde, Tanrı Şiva bile vücudunun bir yarısı dişi, diğer yarısı ise erkek olarak betimlenmiş. Bombay’da sıkça rastladığım Hintli eşcinseller, 3-5 kişilik küçük gruplar halinde dükkan dükkan dolaşıp para topluyorlardı. Buna bir tür dilencilik denilebilir ama özünde asla değil.

Çantaların yavaş yavaş açıldığı saatler. Yuvarlak metal kutulardan türlü türlü pilavlar çıkarılıp afiyetle yenilmeye başlanıyor, tabi ki elle. Bakalım trenin restoranından sipariş ettiğim müthiş hijyenik yemeğim ne zaman gelecek ve şansıma menüde neler var?

Nisan ayının yirmisinde, Hindistan’ın güneyinde Karnataka’da hava oldukça sıcak. Bir an önce görmek istediğim yerleri görüp Güney Hindistan’ın sıcağından kurtulmak, kuzeydeki serin yerlere gitmek istediğimden, oldukça hızlı bir tempoyla yirmi altı günde on beş şehir görmeye kalkınca vücudum ilk itirazını dün yapıyor. Tansiyonum düşük. Yirmibir saatlik tren yolculuğundan sonra dün sabah 11’de girdiğim Hotel Mallingi’deki odamdan akşama kadar çıkmak istemiyorum. Gece çıkıp bir internet kafe aradığımda da, bu küçük kasaba çok hoşuma gidiyor.

Hampi, Hindistan’ın son büyük hindu krallığı olan Vijanagar imparatorluğunun başkenti. MS 1336-1570 yılları arasında inşa edilen tapınak, anıt ve saraylar geleneksel hindu mimarisinin başyapıtları arasında gösteriliyor. Ortaya çıkarılan bir çok eser, beşyüzden fazla irili ufaklı hindu ve jain tapınağı, büyük boyutları, etkileyici görünümleri, duvarlarındaki iki ünlü hint destanı Ramayana ve Mahabbarata’dan bölümler içeren enfes rölyefleri çağının ilerisinde olduğunu ispatlıyor.

Bazaar olarak adlandırılan toprak yolda yürüyoruz. Orijinal ölçüleri 32 metre genişlik ve 728 metre uzunluk olan bu anacaddenin her iki yanı bir zamanlar muhteşem evlerle doluymuş. Şimdilerde sevimli küçük kafeler, turistik eşya satan dükkanlar, internet kafelerle dolu.

Bir çok tapınak beni en çok etkileyen Vittala oluyor. Yapı, elli altı adet taş sütunun üzerine inşa edilmiş. Her sütunun yekpareliği insan gövdesi yüksekliğinde bozuluyor ve bu bölümde sütun dört ayrı küçük sütuna ayrılmış. Rehberimiz eline iki kalın sopa alıp bu küçük sütunlara hafifçe vurmaya başlıyor. Etrafa farklı seslerde çok hoş tınılar yayılıyor. “Elli altı sütunda yüzoniki adamdan oluşan dev orkestrayı düşünün” diyor. Kendini tüm Hampi’ye duyuran böylesine farklı dinsel bir müziğin insanlar üzerinde yarattığı etki sanırım çok etkileyiciydi.

Hampi’de kalmamakla hata yapmışım. Ana tapınağa giden geniş toprak caddesi, caddenin her iki tarafındaki tek katlı küçük dükkanları, otantik ahşap restoranları, internet kafeleri ile sakin, gürültüsüz, küçük, temiz, çok keyifli bir kasaba. İnsanın Doğu mistizmini iliklerine kadar hissettiği, Hindistan’ın ruhuna inilebilecek çok keyifli bir yer. Yüzyıllar öncesinin sokak ve tapınaklarının arasında dolaşmak, o havayı ve atmosferi solumak hoş bir duygu.

Otelden ayrılırken bindiğim rikşacının ilk müşterisiymişim, “merak etme, sana şans getireceğim” diyorum, gülüyor. Terminale girip platformda yürümeye başladığımda, resmi bir görevli gülümseyerek “nereye” diye soruyor, “Badami” diyorum. Yedinci platforma gitmem gerekiyormuş. İçim gülüyor, “I love you India”. Çöpüne, pisliğine kurban olduğumun memleketi. Seni de, insanlarını da çok seviyorum…

 

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ – BİR BAŞARI HİKÂYESİ

Ülkemizdeki ilk ve tek “üniversite proje izleme birimi”, sayın Doç. Dr. Engin TIRAŞ’ın (şimdilerde profesör) girişimleri ve Sayın Rektör Prof. Dr. Fevzi SÜRMELİ’nin bu konudaki değerli katkıları sonucu, 2006 yılında ANADOLU ÜNİVERSİTESİ bünyesinde, rektörlüğe bağlı bir birim olarak kurulmuştur. Birimin ana kuruluş amacı, Anadolu Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası projeleri nitelik ve nicelik olarak geliştirmek ve üretilen proje sayısını uluslararası seviyelere çıkarmak olarak belirlenmişti. Proje İzleme Birimi, bu amaca ulaşabilmek maksadıyla üniversite öğretim üyelerine bire bir danışmanlık sunmakta,  yapılandırılmış yüz yüze ve çevrimiçi seminerler düzenlemekte ve bu konudaki basılı, canlı ya da sanal kaynaklara kolayca erişim olanağı sağlamakta.

2007 yılı başından itibaren bu hedefler doğrultusunda, Proje İzleme Biriminin organizasyonuyla, üniversite öğretim üyelerine düzenli olarak proje yönetimi eğitimleri verilmeye başlanmıştır. FABE’nin ve eğitmenimiz Dr. Faruk BUDAK’ın katkıları ile gerçekleştirilen yüz yüze proje yönetimi eğitimleri sonucunda ortaya çıkan tablo, gerçekten bir “başarı öyküsü” olmaya aday.

Proje İzleme Birimi Müdürü Sayın Engin TIRAŞ’ın ifadesine göre, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen proje sayısı 33 iken, bu rakam eğitimler sonucunda edinilen proje yönetimi bilgi ve pratikleri sayesinde proje geliştirme ve öneride bulunmanın teşvik edilmesi ile 64 rakamına ulaşmıştır. 1991-2006 arasındaki 15 yılda üretilen 33 projeyi yıllık ortalamalar açısından değerlendirdiğimizde, yılda sadece 2,2 projenin TÜBİTAK tarafından desteklenecek olgunlukta olduğu görülmektedir. 2006-2008 yılları arasındaki 2,5 yıllık süreçte bu rakamın 64’e ve yıllık ortalamada 25 projeye ulaşması, eğitim sürecinin ne kadar yararlı olduğunu göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. Bu artışı yüzdesel olarak değerlendirdiğimizde, üretilen ve desteklenen proje sayısında eğitimlerden önceki döneme göre % 1000 seviyelerinde, diğer bir deyişle 10 kat artış olduğunu görmekteyiz.

Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen proje sayısı ise, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde sadece 1 iken, bu rakamın 2006-2008 dönemi içinde 13 projeye yükselmesi bu konuda alınan eğitimlerin faydasını istatistiksel olarak gösteren ikinci önemli bir göstergedir.

2008-2009 ve 2009-2010 eğitim yıllarında diğer grup öğretim üyeleri ile devam etmesi planlanan proje yönetimi eğitimleri sonucunda, 2010’lu yıllarda TÜBİTAK ve AB tarafından desteklenecek Anadolu Üniversitesi projelerinin sayısında daha ciddi artışlar meydana geleceği aşikârdır. Bu çabaların da Anadolu Üniversitesi’nin eğitim ve öğretim seviyesini standartların üzerine taşıyacağı, akademik düzeyi daha da yükselteceği, saygın ve ciddi bir üniversite imajını daha da güçlendireceği kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu güzel başarı hikâyesinde, FABE olarak bizim de katkımızın bulunmasından büyük mutluluk duymaktayız.

Posted in PROJE YÖNETİMİ

ELLORA MAĞARALARI ve MUHTEŞEM KAISALA

Hindistan’ın Maharaştra Eyaletindeki Aurangabad (Evrengabad) şehrine 30 kilometre mesafedeki, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş Ellora Mağaraları, Ajanta Mağaralarına oldukça yakın bir yerde olmalarına karşın aralarında iki önemli ciddi fark var. Birincisi, Ajanta’daki kaya duvar resimlerinin aksine burada kaya kütlenin oyulması sırasında yapılmış heykeller var. İkincisi de, Ajanta sadece budist tapınaklarından oluşmasına rağmen burada hindu, budist ve jain tapınaklarının yan yana olması. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir ana kayaya oyulmuşlar ve her iki baştakiler arasında iki kilometrelik bir mesafe var. Toplam 34 mağaranın 12si budist, 17si hindu, geri kalan 5i de jain tapınakları. MS 600-800 arasında budist mağaraları, MS 900 civarında hindu mağaraları, 800-1000 arasında da Jain mağaraları inşa ediliyor.

Ellora’daki en görkemli yapılar da hindu mağaraları ve ortadaki ana tapınak Kaisala. Gerçekten müthiş görsel bir yapı. Hint kaya oyma sanatının en görkemli örneği. Tarihçilerin hesaplamalarına göre Tapınağın yapımında yedibin işçinin çalıştığı ve yüzelli yılda tamamlandığı düşünülüyor. Atina’daki Partenon tapınağını görenler için şöyle bir kıyaslama var.  İki kat daha büyük ve 1,5 kat daha yüksek.

Kaisala, Himalayalarda bir dağın ismi ve Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva’nın evi olarak geçer. Bu dağdan esinlenerek inşa edilmiş. Ajanta ve Ellora’daki diğer mağaralardan önemli bir farkı, Tapınağın etrafında yine ana kayanın oyulması sonucu oluşturulmuş geniş bir avlu bulunması.  Yapının en enteresan tarafı ise tek bir anakayanın oyularak inşa edilmiş oluşu. Hesaplamalara göre ikiyüzbin ton kayanın keski ve çekiç ile kazılması sonucu ortaya çıkmış.

Bazı yazarlar, yapının Kamboçya’daki Angkor Wat, Mısır’daki Piramitler, Java’daki Borobudur gibi gizemli bir yapı olduğunu, belki de uzaydan gelen ziyaretçiler tarafından yapıldığını yazarlar. Bence, dünyada görülmesi gereken yapılardan biri de bu muhteşem tapınak.

Jain dini, MÖ 500 yıllarında, Brahmanizmin karmaşık ritüellerine ve kast sistemine karşı reformist bir hareket olarak budizmle hemen hemen aynı zamanda ortaya çıkmış bir din. Hem budizmle, hem de hinduizmle bir çok benzerlikleri var.

Jainler, evrenin sonsuz olduğuna ve tek bir tanrı tarafından yaratılmadığına, reinkarnasyona ve nihai kurtuluş olan mokşa’ya (budizmdeki nirvana inancı) inanırlar. Mokşaya ulaşabilmek için takip edilmesi gereken kurallardan biri, tüm yaşamlara saygı göstermek ve yaşayan hiç bir canlıyı öldürmemektir (ahimsa). Bu nedenden dolayı tüm jainler, birer vejeteryandır. Bazı jain rahipleri, yanlışlıkla küçük bir sineğin ağızlarına kaçıp ölmemesi için ağızlarına bir bez ya da bir ameliyat maskesi takar.

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

SANCHI BUDİST ANITLARI

Budizmin kurucusu Sidarta Buda’nın yaşamı boyunca hiç gelmediği bir yerde, ölümünden birkaç yüzyıl sonra İmparator Aşoka tarafından inşa ettirilen ve UNESCO Dünya Miras Listesine alınan budist anıtlarını görmek için, gün doğarken uyanıp Anıtların yolunu tutuyorum. Bilet gişesi 06:30da açılıyor. Giriş bileti ücreti, yerlilere göre yabancılar için yirmi beş kat daha fazla.

Tepeye doğru giden merdivenleri tırmanıyorum. Bir grup maymun hala sabah mahmurluğunu üzerlerinden atamamış.

1 nolu Stupa olarak adlandırılan büyük stupanın önündeyim. 36 metrelik çapı, 17 metreye yaklaşan yüksekliği ve yarımküre şeklindeki kubbesiyle çok heybetli görünüyor. MÖ 3ncü yüzyılda Aşoka tarafından yaptırılmış. Dört ana girişteki kumtaşından yapılmış kapılar iki ayaklı birer totemi andırıyor. Çok daha sonra, MÖ 35 yılında yapılmışlar. Üzerlerindeki rölyeflerde Buda’nın hayatından ve önceki enkarnelerinden hikayeler (jatakalar) betimlenmiş. İşin ilginç yanı, Buda’nın direk olarak resmedilmesi yerine bazı sembollerle anlatılıyor olması. Nilüfer çiçeği (lotus) doğuşunu, bir ağaç aydınlanışını, ayak izleri ve yemekler varoluşunu simgelemekte. Doğudaki giriş kapısındaki sütunlar ise genç prens Gautama’nın babasının sarayından ayrılıp dünyevi hayattan vazgeçerek aydınlanmayı arayışını anlatan rölyeflerle donatılmış.

Bu kutsal yerde fotoğraf çekmeyi bitirdikten sonra, büyük bir ağacın altındaki bankta dinleniyorum. 2200 yıllık anıtların karşısında huzuru hissettiğim bir an. Çok uzaklardan bir tren sesi şimdiye kadar hiç duymadığım değişik kuş seslerine karışıyor.

Dünyanın bilinen en eski kutsal metinleri Veda’lardır. Metinlerin geçmişi, MÖ 1200lere, Ganj Nehri vadisindeki eski şehir devletleri kültürünün egemen olduğu devirlere uzanır. Din adamları tarafından bestelenen bu ilahiler, kurban törenleri sırasında söylenirdi. İlahilerin sözleri daha o zamanlarda bile öylesine kutsal kabul edilmiş ki, hiçbir değişiklik yapılamazdı.

Eski Yunan’da büyük bir entellektüel atılım dönemi olan MÖ 5nci yüzyıl, Hindistan’da da yeni düşünce akımlarının ortaya çıktığı bir dönem. Bu dönemde, Vedalar dininin tartışılmaz gücü de sorgulanmaya başlanmış ve yeni yeni dinsel akımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların içinde en önemlisi, kuşkusuz Budizm’dir.

Buda’ya göre, insan yaşamının her anı acı ile doludur. Acıdan kurtulma ve aydınlanmaya ulaşabilmek için atılacak ilk adım, imkansız olanı istemekten vazgeçmektir. Buda’nın özellikle vurguladığı değer, vicdan ve ahlaki sorumluluk sahibi olmaktır. Buna, bilgili olma veya düşünceli olma da denilebilir. Bilgili olmanın ahlâki bir hedefi vardır. Eğer insan bilgili ise, bilgelik ve merhametli olmak gibi iki temel değere sahip olabilir. Bilgelikle merhametin bu ikili birlikteliği, budizmin tüm alanlarına yansır.

Tarih boyunca küçüklü, büyüklü birçok eyaletten oluşan Hindistan’ın tek bir iktidar altında birleştiği ender dönemlerden biri de, MÖ 3ncü yüzyılda budizmi seçen ve tüm halkını da budist yapmaya kararlı İmparator Aşoka dönemidir. Hindistan’ın dört bir köşesine astırdığı yazıtlar, Hindistan’da bilinen ilk yazı örnekleridir. Yazıtlarında, ilaç ve korunak sağlayarak hem hayvanlara, hem insanlara yardımcı olduğunu, bazı hayvanların koruma altında olduğunu, yavrulama sürecindeki hiç bir hayvanın öldürülmeyeceğini ilan eder. Halkına karşı tutumunda da, kendinden öncekilerden farklı bir hoşgörü gösterir. Yazıtlarından birinde, tüm dinlerin iyi olduğunu, sadece kendi dinini bilenlerin dinlerini abarttıklarını, herkesin başkalarının dinini öğrenmesi gerektiğini, diğer dinlere de hoşgörü ile yaklaşılmasını söyler. Bu yaklaşım, sonradan Hint din kültürünün bir özelliği olur. Böylece, bir din, başka bir dinin kurallarını kendi bünyesine katar. Bu sayede, Aşoka budizminin etkisi ile vedalar dini bugünkü hinduizme dönüşür. Sih dini, islam, hinduizm ve budizmin çarpıcı bir sentezidir.

 

Posted in SEYAHAT

Kazanılmış Değer Yönetiminin Uygulamadaki Rolü

Projelerin başarıya ulaşmasında geri bildirimin çok kritik bir önemi vardır. Doğru zamanda, doğru geri bildirim proje yöneticisinin problemleri erkenden fark etmesini ve projenin zamanında ve belirlenmiş bütçe içinde bitmesi için gerekli önlemleri almasını sağlar.
Kazanılmış değer yönetimi projenin durumunu ve gidişatını açık ve objektif şekilde ortaya koyması sebebiyle proje yönetiminde en efektif performans ölçme yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır. Yöntem bu özelliğiyle, “aydınlıkta yönetim” olarak da adlandırılır.

Kazanılmış değer yönetimi projenin başarıya ulaşmasında kritik önem taşıyan soruların cevaplanmasında önemli bir rol oynar. Bu sorulara örnek olarak;

* Takvimin önünde miyiz, arkasında mıyız?
* Zamanımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Proje tahminen ne zaman tamamlanacak?
* Bütçenin içinde miyiz, yoksa aştık mı?
* Kaynaklarımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Kalan işimiz bize ne kadara mal olacak?
* Tüm projenin maliyeti ne kadar olacak?
* Proje sonunda bütçenin neresinde olacağız? , gibi soruları sayabiliriz.

Bununla birlikte kazanılmış değer yönetiminin projede kullanılmasıyla, projenin bütçenin üzerine çıktığı veya takvimin gerisinde kaldığı gibi sonuçlar ortaya çıkması halinde, proje yöneticisi yine bu sistemden faydalanarak bu problemlerin sebeplerini de tanımlayabilir;

* Problem nerede ortaya çıkıyor?
* Ortaya çıkan bu problemler kritik mi değil mi?
* Projeyi tekrar rayına oturtmak neye mal olacak?

Kazanılmış değer yönetimi tüm bu sorulara cevap verirken aslında bir yandan da iş yaşamının en önde gelen taleplerinden biri olan verimlilik değerlendirmesi ve performans analizlerini de gerçekleştirmiş olur. Bu durumda kazanılmış değer yönetimini proje tipi üretim yapan şirketler için bir performans ölçüm ve analiz yöntemi olarak da tanımlayabiliriz.
Seri üretim yapan şirketlerde şirketin performansını ölçmek, bilinen pek çok parametrenin zaman ve rakiplere göre değişimine bakılarak yapılabilir. Eğer şirket araba, buzdolabı, cep telefonu, diş macunu ya da boya vb. üretiyorsa o şirketin yıllar içindeki karlılığı, üretimi, satışları, bunların mutlak değerlerinin yanında pazardaki payları, rakiplerinin yıllar içindeki eğimleri o şirketin performansını ölçmeye yetecektir.

Oysa uzun süreli projeler üreten ve bunları sabit fiyatlı sözleşmelerle satan şirketler için, performansı ölçmek yukarıdaki parametrelerle mümkün değildir. Projenin doğası gereği, harcamalar yıllara dengeli dağılmamış olabilir, şirket o projeden bazı yıllar zarar edecek, ya da nakit sıkıntısına düşebilecektir. Hatta proje bitiminde fatura kesilecekse, her yıl resmi kar/zarar tablosu çıkarılamayacaktır. Dolayısıyla yıllar içindeki eğim/değişim pek anlamlı bir performans ölçüm göstergesi olamayacaktır. Her bir proje kendine özgü olduğundan, ne şirketin daha önce yaptıklarıyla ne de pazarda rakiplerin yaptıklarıyla bire bir kıyaslanamaz. Genellikle aynı anda, aynı büyüklükte, aynı teknoloji ile, aynı müşteri talebini karşılamak üzere, aynı işi yapan piyasada başka bir şirket de yoktur. Hatta genellikle şirket kendisi de aynı işi geçmişte yapmamıştır. İş aynı görünse bile geçen zaman içinde teknoloji, finans maliyeti, şirketin yeterlilikleri, müşteri ve kullanıcı beklentileri vb. değişmiştir. Bu durumda pazarda ve geçmişte projenin parametrelerini karşılaştıracak başka bir “aynısı” proje daha bulunamayacağından, başka bir projeye kıyasla performans ölçümü sağlanamaz.

Projenin yıllar itibariyle maliyetini, üretimini (inşaatlarda dökülen çimento, gemi yapımında kullanılan saç, yazılım projelerinde satır sayısı vb.), nakit akışını, ilerleme hızını karşılaştırabileceğimiz başka bir proje yoksa, neye göre iyi ya da kötü gidiyor olacağız, projenin performansını neyle ölçeceğiz, neyi baz alacağız? Geriye tek bir yanıt kalıyor: “kendisi”. İşte kazanılmış değer yönetim sisteminin yaptığı bir projenin ilerleyişini kendi kendisiyle kıyaslamak ve projenin planlanana göre ne durumda olduğunu göstermektir.

Posted in PROJE YÖNETİMİ

HİNDİSTAN ÇÖLLERİNDE DEVE SAFARİ

Pakistan sınırı yakınlarındaki Jaisalmer, sanki ıssız kuraklığın ortasında ansızın ortaya çıkıveren, yeşillikten oldukça yoksun bir kale-şehir. Şehir duvarlarının arkasında yüzyıllar öncesinin yaşandığı farklı bir dünya var gibi. Mansiyon olarak adlandırılan eski köşklerin ön cephelerindeki ahşap işçilikleri gerçek bir sanat şaheseri. Oymalar, figürler üst üste. Muhteşem bir armoni ve güzellik. Bu toprak şehrin büyülü atmosferinden ister istemez etkileniyorum.

Tüm meydanı yukarıdan gören restoranın merdivenlerden terasa çıkarken, bir orta çağ kalesinin dehlizlerinde yürüdüğümü hissediyorum bir an. Arkamda, projektör ışıklarının aydınlattığı kalenin muhteşem görüntüsü. Yarın sabah iki günlük bir “camel safari” (deve sırtında yapılan uzun gezi) turuna katılıyorum. Bakalım neler olacak?

Safari grubunda biri 45 yaşlarında, diğeri de 30 yaşlarında iki ayrı Fransız çift var. Toplam beş kişiyiz. Fransızlar hemen içlerine alıyorlar, fazla sıkıntı çekmiyorum.

Yemek ve dinlenme molalarının başlangıcında develerin semerleri alınıyor, fazla uzaklaşmamaları için ayaklarına bağ takılarak serbest bırakılıyor. Hemen en yakın ağaca ulaşıp yapraklarına hücum ediyorlar. Tekrar semerlenmeleri ise oldukça uzun bir seremoni. Önce yastık, yorgan ve örtüler güzelce yerleştiriliyor, sonra semer, sonra tekrar yorganlar, arka tarafa da yiyecek ve suların bulunduğu çuvallar dengeli bir biçimde yerleştiriliyor.

Öğle yemeği için büyük bir ağacın gölgesindeyiz. İyice kirlenmiş yorganlar, çöl restoranımızın masa ve sandalyeleri. Pakistan tarafından esen kuvvetli rüzgar, sanki üzerimize alev ve kum püskürtüyor. Pet şişelerdeki sular, kaynama noktasına yakın. Çölün ortasındaki bu ilk yemeğimizi çatal kaşıksız, çapatileri (bizim dönerci pidelerine benzeyen bir pide) kaşık gibi kullanarak yemeğe çalışmak durumundayız. Her şey çok keyifli. Tüm yemek kapları ve tabaklar, kumla yıkanıyor. Bu işin sorumlusu da küçük Calu.

Devecilerimizden Sabu, 22 yaşında simsiyah bir hindu hintli. “welcome to the Desert Restaurant, Sir, there is no sand in our meals” (çöl restoranına hoşgeldin, yemeklerimizde kum yoktur) sözü kolay unutulur gibi değil.

Gece bir ara uyanıyorum. Saatlerdir kum üzerinde sert zeminde yatmak, belimi ağrıtmış. Koruyucu meleğimin kum tepelerinin üzerinde, oralarda bir yerde olduğunu hissediyorum. Kalkıp, karanlık kumların üzerinde onun olduğunu hissettiğim tarafa doğru yürümek geliyor içimden.

Şu an medeniyetten oldukça uzak, bir çölün ortasında, binlerce yıldızın taçlandırdığı bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu bir arada yaşıyorum. Tatlı tatlı esen bir rüzgar çok uzaklardan keçi çıngıraklarının seslerini getiriyor. Gökyüzünde binlerce yıldız. Acaba Sirius’lar hangileri?

Kulaklarımın içi neredeyse tamamen kumla dolmuş. Şiddetli bir şekilde iyi bir banyoya ihtiyacım var. Gece, kumun üzerinde yatarken ceviz büyüklüğündeki siyah böcekleri bir kaç kez üzerimden kovaladım. Zararsızmışlar.

Çölün ortasından bir köpek çıkıp geliyor. Çok tatlı bir hayvan. Kendini sevdirmek için bir sürü numara yapıyor ve o da kervana katılıyor. Öğleden önceki iki saatlik deve sırtındaki yolculuğum boyunca Sting’in “Desert Rose” şarkısı dilimden düşmüyor.

Üzeri sazlarla örtülü, briketten yapılmış iki kulübe ile karşılaşıyoruz. Bir takkeli çocuk çıkıyor ortaya ve “namaste” diyor. Ben de “selamun aleyküm” diye karşılık veriyorum. Şaşırıyor. Kuyuda bekletilmiş şişe kola satıyor.

Öğle yemeği için bir ağacın gölgesine sığınıyoruz. Ağaç, sanki doğal bir çadır gibi, içerisinde herkese yetecek kadar yer var. Döşekleri serip hemen uzanıyoruz. Bacaklarım artık tutmuyor. Herkes yorgun. Deveciler, önce sütlü çayımızı ikram ediyor, sonra da yağda kızarttıkları şekilden yoksun pakoaları (içinde bir şey olmayan unlu kızartmalar) getiriyorlar.

Jaisalmer’e döndüğümüzde Fransızlar akşam yemeğine davet ediyorlar. Uzun bir temizlenme ve kum atma banyosundan sonra hepimiz hafiflemiş olarak keyifle gidiyoruz. Restoran, bir binanın dış merdiven ile çıkılan teras katında. Tüm kaleyi gören enfes bir panoraması var. Gerçekten keyif dolu bir Hindistan gecesi daha…

 

 

Posted in SEYAHAT

KARNİ MATA; FARELİ TAPINAK

Belki de hayatım boyunca bir benzerini yaşamayacağım son derece sıradışı bir gün. Nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyor ve bu tecrübeyi de mutlaka yaşamak istiyorum. Hedefim, Bikaner’den otuz kilometre uzaktaki Deşnok.

Hindistan’da binlerce tapınak var. Fakat, Karni Mata’daki ibadet, bizim kültürümüze son derece ters gelebilecek bir ritüeli içeriyor. Hindistan Hükümetinin 1990ların başından itibaren uyguladığı bir kampanya ile ülkedeki fare nüfusunun oldukça azaltılmasına karşın, Karni Mata’da yaşayan hemcinslerinin çok önemli bir ayrıcalığı var.

Gelecekteki enkarnelerinde çok önemli spiritüel kişiler, sadular olarak dünyaya gelecek kişilerin ruhlarının şu anda bu farelerin bedeninde olduklarına inanıyorlar. Bu nedenle de bu fareler kutsal kabul ediliyor.

Tapınağın en dış kapısında zorunlu olarak ayakkabılarımı çıkartırken, kafamdaki tek düşünce buradan bir hastalık kapmadan çıkabilmek oluyor. Böyle bir şey olmayacağına odaklanarak içeriye girdiğimde, hemen birkaç tanesinin duvar diplerinde fütursuzca dolaşması dikkatimi çekiyor. İçerideki yoğun koku, insanı rahatsız edici boyutlarda. Bunun dışında herhangi bir ürperti, korku, tiksinme hissetmemem benim için de şaşırtıcı. Bir süre sonra kokuyu duymamaya başlıyorum.

İkinci ana kapıdan geçtikten sonra girdiğim küçük avlunun bir köşesinde, onlarcasını su dolu bir leğenin etrafında su içerken görüyorum. Küçük avluda tam karşıma gelen bölüm, asıl kutsal mekan. Pirinç metal korkuluklarla oluşturulmuş yolu izlemem gerekiyor.

Hindular, uzun uzun dua edip yere eğilerek ritüellerine başlıyorlar. Hindu kadınlardan biri, yerdeki özel bir bölüme dökülmüş, üzerinde farelerin dolaştığı buğdayları avuçlarına alıyor ve yere kapanarak yüzüne sürüyor. Bir erkek, eğilerek farelerin daha iç bölüme geçtikleri eşiğin üzerine alnını koyup öylece hareketsiz kalıyor. Bazıları sadece dua etmekle yetiniyor ve onlar için getirdikleri özel yiyecekleri sunuyor.

Bu, biz batılıların kolay kolay anlayamayacağı bir Hindistan realitesi. Ne kadar hoşgörülü olmaya çalışırsak çalışalım yine de kabullenmekte çok zorlanacağımız bir dini ritüel ve inanç şekli…

Tapınağın karşısında Bikaner’e giden bir otobüs görüyorum. İçerisi oldukça kalabalık ama hemen şoförün yanında bir yer açıyorlar. Tapınaklarını ziyaret ettiğimden midir bilemiyorum herkes bana karşı saygılı. Dikiz aynasının üzerinde tapınağın ana bölümünün tasvir edildiği bir resim asılı. Fareler ve Tanrı Şiva yanyana. Tüm doğallığımla, hiçbir tiksinti duymaksızın Bikaner’e dönüyorum.

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

Projeyi Bir Üretim Faaliyetinden Ayıran Özellikler Nelerdir?

Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş olan PMI (Project Management Institute) tarafından yayınlanan “A Guide To The Project management Body Of Knowledge” ya da daha kısa deyişle PMBOK, projeyi “benzeri olmayan bir ürün ya da hizmet yaratmak için gerçekleştirilen geçici bir çaba” olarak tanımlamaktadır.

Bu tanımdan yola çıkarsak, her şeyden önce proje; geçici, belirli bir sürede tamamlanan bir çabadır. Proje, birkaç günden birkaç seneye kadar değişen bir süreyi kapsayabilir ama kesin olan şudur ki her projenin bir sona eriş tarihi, tamamlanma zamanı vardır. Bazı özel durumlarda projenin başlangıç aşamasında bitiş tarihini kesin olarak belirleyememiş olabiliriz ama yine de gelecekte bir anda tamamlanacak, bitecek ve kapatılacaktır.

Devam eden bir operasyonu, üretim faaliyetini proje ile karıştırmamalıyız. Süregelen operasyon, bitiş süresi bilinmeyen, müşteri taleplerine göre süresiz devam edecek faaliyetlerdir. Firmamızın piyasada oldukça tutulan bir buzdolabı üretim faaliyeti ya da muhasebe departmanının sürekli yaptığı işler bir proje olarak değerlendirilemeyecek faaliyetlerdir. Görüldüğü gibi projeleri süregelen operasyonel faaliyetlerden ayıran en belirgin fark, belirli bir bitiş tarihinin olmasıdır.

Yine PMI’ın proje tanımından devam edersek, proje bir çabadır. İstenen işi gerçekleştirebilmek için insan ve ekipman gibi kaynaklara ihtiyacımız vardır. Bu çabayı ortaya koyacak olan da bir ekip ya da organizasyondur. Bu nedenle ciddi bir planlamaya ihtiyaç duyulur. Başarılı bir proje ortaya koyabilmek, spontane çabalarla neredeyse imkansızdır, biraz hazırlık ve başlangıçta bir planlamaya ihtiyaç duyar.

Son olarak ta, her bir proje, sonuçta tıpatıp aynısı daha önce yapılmamış, farklı, eşi olmayan (ünik) bir ürün ya da hizmeti ortaya koyar. Çıktı olarak adlandırdığımız bu ürün ya da hizmet projenin yapılma nedenidir.

Dr. Faruk Budak

Posted in PROJE YÖNETİMİ