GOA’NIN DİLLERE DESTAN PLAJLARI

Goa’nın dillere destan plajlarıyla tanışma zamanı. Goa plajlarının güzelliğini ilk keşfeden gezginler, hippiler. 1960ların ortalarından itibaren yoğun olarak gelmeye başlamışlar. O dönemlerde kalınacak bir yer bulabilmek neredeyse imkansız olduğu için plajın hemen gerisinde ağaç dallarından yaptıkları kulübelerini birbirlerine devretmişler uzun yıllar boyunca.

Plaj, gözün görebildiği noktaya kadar giden bembeyaz bir kum şeridi. Goa’ya özgü balıkçı tekneleri kumsala çekilmişler. Elbiseleri ile suya giren Hintlilerin yanı sıra çok az sayıda yabancı var. Deniz kıyısında yürümeye başlıyorum. Güneşin iyice ufka yaklaştığı bir an. Suyun üzerindeki yansıması harikulade. Birkaç kare dijital görüntü alırken burada, Hint Okyanusu kıyısında rahatlamış olduğumu hissediyorum.

Oldukça ilerlerde bir grup balıkçı teknesi var. Oraya doğru devam ediyorum. Kırk yaşlarında, güler yüzlü, kapkara bir hintli, teknesinin yanına çağırıyor. Rahat anlaşılır bir ingilizcesi var. Başlıyoruz sohbete, hem de benim en çok sevdiğim sohbetlerden biri. “Balık yok bu sene” diyor. O da bilmiyor nedenini. “Mevsim bitti artık, bundan sonra gelen de olmaz, siz son gelenlersiniz” diyor. Goa’nın en güzel zamanını sorduğumda da cevap, “Kasım-Aralık-Ocak” oluyor. Bu arada daha güneşin batmasına en az yarım saat vakit olmasına rağmen solumda tepsi gibi harika bir ay yükselmiş.

Yavaş yavaş akşam yemeği için bir yer bulma zamanı. Kumların üzerinde, plaja dik olarak uzanan asfalt yolun başlangıcına doğru yürüyorum. O da ne? Birileri bana el sallıyor. Bir yanlışlık mı var diye dikkatli bakınca öğlenki ispanyol çift olduklarını fark ediyorum. Masalarına oturmamı teklif ediyorlar. Öğlen hiç konuşmamışlardı.

Sazlardan ve bambu ağaçlarından yapılmış bu küçük restoran, kumların üzerine atılmış iki eski mavi tahta masa ve plastik koltuklarıyla çok sempatik görünüyor. İspanyollarla tanışıyoruz. Erkek olan İvan. Sonradan “bu bir Rus ismi değil mi?” diye sorduğumda, annesinin faşist Franko rejimine bir tepki olarak böyle bir ad koyduğunu söylüyor. O uzun  ispanyol televizyon dizilerinde oynuyormuş. Yaptığı işi çok aptalca buluyor, ama bu dizilerden de oldukça iyi para kazandığını söylüyor. Kız arkadaşı ile beraber altı aylığına Hindistan’a gelmişler. Delhi’nin gürültüsünden ve stresinden kaçıp Goa’ya deniz kenarına gelmişler. Ben de, mutlaka Rajastan’a gitmelerini, tüm şehirleri görmelerini öneriyorum.

Sohbet uzayınca yemeği burada yemeye karar veriyoruz. Balık yemeye niyetliyiz hepimiz. Kingfish ısmarlıyoruz. Balığın gövdesinden insan eli büyüklüğünde kesilen dilimlerin mısır unu gibi bir karışımla kızartılıp sarımsaklarla süslendiği enfes bir balık yemeği. Yanında da bolca karidesli harika bir paella ve soğuk bir bira. Dolunayın aydınlattığı bakir kumsalda harika bir atmosfer. Mum ışığında keyifli bir yemek ve bu güzel insanlarla hoş bir sohbet.

Sabah güneş doğmadan plaja gidiyorum. Kumların üzerinde olmak ve dalgaların sesini dinlemek çok hoş. Panaji yolculuğu işkencesinden sonra böyle bir aydınlık sabahı yaşattığı için Tanrıya şükrediyorum. Güneş bulutların arkasında ve hava oldukça puslu.  

Kendimi sulara atıyorum. Goa plajlarında korumasız bırakılan birçok şeyin çalındığını bildiğim için rahat değilim. Gelip geçenleri kontrol ederek suya giriyor, yüzüyor ve güneşleniyorum.

Güneş iyice yakmaya başladığında giyinip Domnick Restoranın çardağı altında bir masaya ilişiyorum. Müşteri olarak sadece Hollandalı bir çift var. Restoranın sahibi yanıma gelip “hoş geldiniz” diyor. Türk olduğumu öğrenince de “Restoranıma gelen ilk Türk sizsiniz” diye ilave ederek tekrar elimi sıkıyor.

Omlet, tereyağlı ballı tost ve çaydan oluşan kahvaltımı karşımdaki enfes denizin maviliğinde kaybolarak bitiriyorum.

This entry was posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir