Author Archives: Sena Gebecik

SANCHI BUDİST ANITLARI

Budizmin kurucusu Sidarta Buda’nın yaşamı boyunca hiç gelmediği bir yerde, ölümünden birkaç yüzyıl sonra İmparator Aşoka tarafından inşa ettirilen ve UNESCO Dünya Miras Listesine alınan budist anıtlarını görmek için, gün doğarken uyanıp Anıtların yolunu tutuyorum. Bilet gişesi 06:30da açılıyor. Giriş bileti ücreti, yerlilere göre yabancılar için yirmi beş kat daha fazla.

Tepeye doğru giden merdivenleri tırmanıyorum. Bir grup maymun hala sabah mahmurluğunu üzerlerinden atamamış.

1 nolu Stupa olarak adlandırılan büyük stupanın önündeyim. 36 metrelik çapı, 17 metreye yaklaşan yüksekliği ve yarımküre şeklindeki kubbesiyle çok heybetli görünüyor. MÖ 3ncü yüzyılda Aşoka tarafından yaptırılmış. Dört ana girişteki kumtaşından yapılmış kapılar iki ayaklı birer totemi andırıyor. Çok daha sonra, MÖ 35 yılında yapılmışlar. Üzerlerindeki rölyeflerde Buda’nın hayatından ve önceki enkarnelerinden hikayeler (jatakalar) betimlenmiş. İşin ilginç yanı, Buda’nın direk olarak resmedilmesi yerine bazı sembollerle anlatılıyor olması. Nilüfer çiçeği (lotus) doğuşunu, bir ağaç aydınlanışını, ayak izleri ve yemekler varoluşunu simgelemekte. Doğudaki giriş kapısındaki sütunlar ise genç prens Gautama’nın babasının sarayından ayrılıp dünyevi hayattan vazgeçerek aydınlanmayı arayışını anlatan rölyeflerle donatılmış.

Bu kutsal yerde fotoğraf çekmeyi bitirdikten sonra, büyük bir ağacın altındaki bankta dinleniyorum. 2200 yıllık anıtların karşısında huzuru hissettiğim bir an. Çok uzaklardan bir tren sesi şimdiye kadar hiç duymadığım değişik kuş seslerine karışıyor.

Dünyanın bilinen en eski kutsal metinleri Veda’lardır. Metinlerin geçmişi, MÖ 1200lere, Ganj Nehri vadisindeki eski şehir devletleri kültürünün egemen olduğu devirlere uzanır. Din adamları tarafından bestelenen bu ilahiler, kurban törenleri sırasında söylenirdi. İlahilerin sözleri daha o zamanlarda bile öylesine kutsal kabul edilmiş ki, hiçbir değişiklik yapılamazdı.

Eski Yunan’da büyük bir entellektüel atılım dönemi olan MÖ 5nci yüzyıl, Hindistan’da da yeni düşünce akımlarının ortaya çıktığı bir dönem. Bu dönemde, Vedalar dininin tartışılmaz gücü de sorgulanmaya başlanmış ve yeni yeni dinsel akımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların içinde en önemlisi, kuşkusuz Budizm’dir.

Buda’ya göre, insan yaşamının her anı acı ile doludur. Acıdan kurtulma ve aydınlanmaya ulaşabilmek için atılacak ilk adım, imkansız olanı istemekten vazgeçmektir. Buda’nın özellikle vurguladığı değer, vicdan ve ahlaki sorumluluk sahibi olmaktır. Buna, bilgili olma veya düşünceli olma da denilebilir. Bilgili olmanın ahlâki bir hedefi vardır. Eğer insan bilgili ise, bilgelik ve merhametli olmak gibi iki temel değere sahip olabilir. Bilgelikle merhametin bu ikili birlikteliği, budizmin tüm alanlarına yansır.

Tarih boyunca küçüklü, büyüklü birçok eyaletten oluşan Hindistan’ın tek bir iktidar altında birleştiği ender dönemlerden biri de, MÖ 3ncü yüzyılda budizmi seçen ve tüm halkını da budist yapmaya kararlı İmparator Aşoka dönemidir. Hindistan’ın dört bir köşesine astırdığı yazıtlar, Hindistan’da bilinen ilk yazı örnekleridir. Yazıtlarında, ilaç ve korunak sağlayarak hem hayvanlara, hem insanlara yardımcı olduğunu, bazı hayvanların koruma altında olduğunu, yavrulama sürecindeki hiç bir hayvanın öldürülmeyeceğini ilan eder. Halkına karşı tutumunda da, kendinden öncekilerden farklı bir hoşgörü gösterir. Yazıtlarından birinde, tüm dinlerin iyi olduğunu, sadece kendi dinini bilenlerin dinlerini abarttıklarını, herkesin başkalarının dinini öğrenmesi gerektiğini, diğer dinlere de hoşgörü ile yaklaşılmasını söyler. Bu yaklaşım, sonradan Hint din kültürünün bir özelliği olur. Böylece, bir din, başka bir dinin kurallarını kendi bünyesine katar. Bu sayede, Aşoka budizminin etkisi ile vedalar dini bugünkü hinduizme dönüşür. Sih dini, islam, hinduizm ve budizmin çarpıcı bir sentezidir.

 

Posted in SEYAHAT

Kazanılmış Değer Yönetiminin Uygulamadaki Rolü

Projelerin başarıya ulaşmasında geri bildirimin çok kritik bir önemi vardır. Doğru zamanda, doğru geri bildirim proje yöneticisinin problemleri erkenden fark etmesini ve projenin zamanında ve belirlenmiş bütçe içinde bitmesi için gerekli önlemleri almasını sağlar.
Kazanılmış değer yönetimi projenin durumunu ve gidişatını açık ve objektif şekilde ortaya koyması sebebiyle proje yönetiminde en efektif performans ölçme yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır. Yöntem bu özelliğiyle, “aydınlıkta yönetim” olarak da adlandırılır.

Kazanılmış değer yönetimi projenin başarıya ulaşmasında kritik önem taşıyan soruların cevaplanmasında önemli bir rol oynar. Bu sorulara örnek olarak;

* Takvimin önünde miyiz, arkasında mıyız?
* Zamanımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Proje tahminen ne zaman tamamlanacak?
* Bütçenin içinde miyiz, yoksa aştık mı?
* Kaynaklarımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Kalan işimiz bize ne kadara mal olacak?
* Tüm projenin maliyeti ne kadar olacak?
* Proje sonunda bütçenin neresinde olacağız? , gibi soruları sayabiliriz.

Bununla birlikte kazanılmış değer yönetiminin projede kullanılmasıyla, projenin bütçenin üzerine çıktığı veya takvimin gerisinde kaldığı gibi sonuçlar ortaya çıkması halinde, proje yöneticisi yine bu sistemden faydalanarak bu problemlerin sebeplerini de tanımlayabilir;

* Problem nerede ortaya çıkıyor?
* Ortaya çıkan bu problemler kritik mi değil mi?
* Projeyi tekrar rayına oturtmak neye mal olacak?

Kazanılmış değer yönetimi tüm bu sorulara cevap verirken aslında bir yandan da iş yaşamının en önde gelen taleplerinden biri olan verimlilik değerlendirmesi ve performans analizlerini de gerçekleştirmiş olur. Bu durumda kazanılmış değer yönetimini proje tipi üretim yapan şirketler için bir performans ölçüm ve analiz yöntemi olarak da tanımlayabiliriz.
Seri üretim yapan şirketlerde şirketin performansını ölçmek, bilinen pek çok parametrenin zaman ve rakiplere göre değişimine bakılarak yapılabilir. Eğer şirket araba, buzdolabı, cep telefonu, diş macunu ya da boya vb. üretiyorsa o şirketin yıllar içindeki karlılığı, üretimi, satışları, bunların mutlak değerlerinin yanında pazardaki payları, rakiplerinin yıllar içindeki eğimleri o şirketin performansını ölçmeye yetecektir.

Oysa uzun süreli projeler üreten ve bunları sabit fiyatlı sözleşmelerle satan şirketler için, performansı ölçmek yukarıdaki parametrelerle mümkün değildir. Projenin doğası gereği, harcamalar yıllara dengeli dağılmamış olabilir, şirket o projeden bazı yıllar zarar edecek, ya da nakit sıkıntısına düşebilecektir. Hatta proje bitiminde fatura kesilecekse, her yıl resmi kar/zarar tablosu çıkarılamayacaktır. Dolayısıyla yıllar içindeki eğim/değişim pek anlamlı bir performans ölçüm göstergesi olamayacaktır. Her bir proje kendine özgü olduğundan, ne şirketin daha önce yaptıklarıyla ne de pazarda rakiplerin yaptıklarıyla bire bir kıyaslanamaz. Genellikle aynı anda, aynı büyüklükte, aynı teknoloji ile, aynı müşteri talebini karşılamak üzere, aynı işi yapan piyasada başka bir şirket de yoktur. Hatta genellikle şirket kendisi de aynı işi geçmişte yapmamıştır. İş aynı görünse bile geçen zaman içinde teknoloji, finans maliyeti, şirketin yeterlilikleri, müşteri ve kullanıcı beklentileri vb. değişmiştir. Bu durumda pazarda ve geçmişte projenin parametrelerini karşılaştıracak başka bir “aynısı” proje daha bulunamayacağından, başka bir projeye kıyasla performans ölçümü sağlanamaz.

Projenin yıllar itibariyle maliyetini, üretimini (inşaatlarda dökülen çimento, gemi yapımında kullanılan saç, yazılım projelerinde satır sayısı vb.), nakit akışını, ilerleme hızını karşılaştırabileceğimiz başka bir proje yoksa, neye göre iyi ya da kötü gidiyor olacağız, projenin performansını neyle ölçeceğiz, neyi baz alacağız? Geriye tek bir yanıt kalıyor: “kendisi”. İşte kazanılmış değer yönetim sisteminin yaptığı bir projenin ilerleyişini kendi kendisiyle kıyaslamak ve projenin planlanana göre ne durumda olduğunu göstermektir.

Posted in PROJE YÖNETİMİ

HİNDİSTAN ÇÖLLERİNDE DEVE SAFARİ

Pakistan sınırı yakınlarındaki Jaisalmer, sanki ıssız kuraklığın ortasında ansızın ortaya çıkıveren, yeşillikten oldukça yoksun bir kale-şehir. Şehir duvarlarının arkasında yüzyıllar öncesinin yaşandığı farklı bir dünya var gibi. Mansiyon olarak adlandırılan eski köşklerin ön cephelerindeki ahşap işçilikleri gerçek bir sanat şaheseri. Oymalar, figürler üst üste. Muhteşem bir armoni ve güzellik. Bu toprak şehrin büyülü atmosferinden ister istemez etkileniyorum.

Tüm meydanı yukarıdan gören restoranın merdivenlerden terasa çıkarken, bir orta çağ kalesinin dehlizlerinde yürüdüğümü hissediyorum bir an. Arkamda, projektör ışıklarının aydınlattığı kalenin muhteşem görüntüsü. Yarın sabah iki günlük bir “camel safari” (deve sırtında yapılan uzun gezi) turuna katılıyorum. Bakalım neler olacak?

Safari grubunda biri 45 yaşlarında, diğeri de 30 yaşlarında iki ayrı Fransız çift var. Toplam beş kişiyiz. Fransızlar hemen içlerine alıyorlar, fazla sıkıntı çekmiyorum.

Yemek ve dinlenme molalarının başlangıcında develerin semerleri alınıyor, fazla uzaklaşmamaları için ayaklarına bağ takılarak serbest bırakılıyor. Hemen en yakın ağaca ulaşıp yapraklarına hücum ediyorlar. Tekrar semerlenmeleri ise oldukça uzun bir seremoni. Önce yastık, yorgan ve örtüler güzelce yerleştiriliyor, sonra semer, sonra tekrar yorganlar, arka tarafa da yiyecek ve suların bulunduğu çuvallar dengeli bir biçimde yerleştiriliyor.

Öğle yemeği için büyük bir ağacın gölgesindeyiz. İyice kirlenmiş yorganlar, çöl restoranımızın masa ve sandalyeleri. Pakistan tarafından esen kuvvetli rüzgar, sanki üzerimize alev ve kum püskürtüyor. Pet şişelerdeki sular, kaynama noktasına yakın. Çölün ortasındaki bu ilk yemeğimizi çatal kaşıksız, çapatileri (bizim dönerci pidelerine benzeyen bir pide) kaşık gibi kullanarak yemeğe çalışmak durumundayız. Her şey çok keyifli. Tüm yemek kapları ve tabaklar, kumla yıkanıyor. Bu işin sorumlusu da küçük Calu.

Devecilerimizden Sabu, 22 yaşında simsiyah bir hindu hintli. “welcome to the Desert Restaurant, Sir, there is no sand in our meals” (çöl restoranına hoşgeldin, yemeklerimizde kum yoktur) sözü kolay unutulur gibi değil.

Gece bir ara uyanıyorum. Saatlerdir kum üzerinde sert zeminde yatmak, belimi ağrıtmış. Koruyucu meleğimin kum tepelerinin üzerinde, oralarda bir yerde olduğunu hissediyorum. Kalkıp, karanlık kumların üzerinde onun olduğunu hissettiğim tarafa doğru yürümek geliyor içimden.

Şu an medeniyetten oldukça uzak, bir çölün ortasında, binlerce yıldızın taçlandırdığı bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu bir arada yaşıyorum. Tatlı tatlı esen bir rüzgar çok uzaklardan keçi çıngıraklarının seslerini getiriyor. Gökyüzünde binlerce yıldız. Acaba Sirius’lar hangileri?

Kulaklarımın içi neredeyse tamamen kumla dolmuş. Şiddetli bir şekilde iyi bir banyoya ihtiyacım var. Gece, kumun üzerinde yatarken ceviz büyüklüğündeki siyah böcekleri bir kaç kez üzerimden kovaladım. Zararsızmışlar.

Çölün ortasından bir köpek çıkıp geliyor. Çok tatlı bir hayvan. Kendini sevdirmek için bir sürü numara yapıyor ve o da kervana katılıyor. Öğleden önceki iki saatlik deve sırtındaki yolculuğum boyunca Sting’in “Desert Rose” şarkısı dilimden düşmüyor.

Üzeri sazlarla örtülü, briketten yapılmış iki kulübe ile karşılaşıyoruz. Bir takkeli çocuk çıkıyor ortaya ve “namaste” diyor. Ben de “selamun aleyküm” diye karşılık veriyorum. Şaşırıyor. Kuyuda bekletilmiş şişe kola satıyor.

Öğle yemeği için bir ağacın gölgesine sığınıyoruz. Ağaç, sanki doğal bir çadır gibi, içerisinde herkese yetecek kadar yer var. Döşekleri serip hemen uzanıyoruz. Bacaklarım artık tutmuyor. Herkes yorgun. Deveciler, önce sütlü çayımızı ikram ediyor, sonra da yağda kızarttıkları şekilden yoksun pakoaları (içinde bir şey olmayan unlu kızartmalar) getiriyorlar.

Jaisalmer’e döndüğümüzde Fransızlar akşam yemeğine davet ediyorlar. Uzun bir temizlenme ve kum atma banyosundan sonra hepimiz hafiflemiş olarak keyifle gidiyoruz. Restoran, bir binanın dış merdiven ile çıkılan teras katında. Tüm kaleyi gören enfes bir panoraması var. Gerçekten keyif dolu bir Hindistan gecesi daha…

 

 

Posted in SEYAHAT

KARNİ MATA; FARELİ TAPINAK

Belki de hayatım boyunca bir benzerini yaşamayacağım son derece sıradışı bir gün. Nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyor ve bu tecrübeyi de mutlaka yaşamak istiyorum. Hedefim, Bikaner’den otuz kilometre uzaktaki Deşnok.

Hindistan’da binlerce tapınak var. Fakat, Karni Mata’daki ibadet, bizim kültürümüze son derece ters gelebilecek bir ritüeli içeriyor. Hindistan Hükümetinin 1990ların başından itibaren uyguladığı bir kampanya ile ülkedeki fare nüfusunun oldukça azaltılmasına karşın, Karni Mata’da yaşayan hemcinslerinin çok önemli bir ayrıcalığı var.

Gelecekteki enkarnelerinde çok önemli spiritüel kişiler, sadular olarak dünyaya gelecek kişilerin ruhlarının şu anda bu farelerin bedeninde olduklarına inanıyorlar. Bu nedenle de bu fareler kutsal kabul ediliyor.

Tapınağın en dış kapısında zorunlu olarak ayakkabılarımı çıkartırken, kafamdaki tek düşünce buradan bir hastalık kapmadan çıkabilmek oluyor. Böyle bir şey olmayacağına odaklanarak içeriye girdiğimde, hemen birkaç tanesinin duvar diplerinde fütursuzca dolaşması dikkatimi çekiyor. İçerideki yoğun koku, insanı rahatsız edici boyutlarda. Bunun dışında herhangi bir ürperti, korku, tiksinme hissetmemem benim için de şaşırtıcı. Bir süre sonra kokuyu duymamaya başlıyorum.

İkinci ana kapıdan geçtikten sonra girdiğim küçük avlunun bir köşesinde, onlarcasını su dolu bir leğenin etrafında su içerken görüyorum. Küçük avluda tam karşıma gelen bölüm, asıl kutsal mekan. Pirinç metal korkuluklarla oluşturulmuş yolu izlemem gerekiyor.

Hindular, uzun uzun dua edip yere eğilerek ritüellerine başlıyorlar. Hindu kadınlardan biri, yerdeki özel bir bölüme dökülmüş, üzerinde farelerin dolaştığı buğdayları avuçlarına alıyor ve yere kapanarak yüzüne sürüyor. Bir erkek, eğilerek farelerin daha iç bölüme geçtikleri eşiğin üzerine alnını koyup öylece hareketsiz kalıyor. Bazıları sadece dua etmekle yetiniyor ve onlar için getirdikleri özel yiyecekleri sunuyor.

Bu, biz batılıların kolay kolay anlayamayacağı bir Hindistan realitesi. Ne kadar hoşgörülü olmaya çalışırsak çalışalım yine de kabullenmekte çok zorlanacağımız bir dini ritüel ve inanç şekli…

Tapınağın karşısında Bikaner’e giden bir otobüs görüyorum. İçerisi oldukça kalabalık ama hemen şoförün yanında bir yer açıyorlar. Tapınaklarını ziyaret ettiğimden midir bilemiyorum herkes bana karşı saygılı. Dikiz aynasının üzerinde tapınağın ana bölümünün tasvir edildiği bir resim asılı. Fareler ve Tanrı Şiva yanyana. Tüm doğallığımla, hiçbir tiksinti duymaksızın Bikaner’e dönüyorum.

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

Projeyi Bir Üretim Faaliyetinden Ayıran Özellikler Nelerdir?

Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş olan PMI (Project Management Institute) tarafından yayınlanan “A Guide To The Project management Body Of Knowledge” ya da daha kısa deyişle PMBOK, projeyi “benzeri olmayan bir ürün ya da hizmet yaratmak için gerçekleştirilen geçici bir çaba” olarak tanımlamaktadır.

Bu tanımdan yola çıkarsak, her şeyden önce proje; geçici, belirli bir sürede tamamlanan bir çabadır. Proje, birkaç günden birkaç seneye kadar değişen bir süreyi kapsayabilir ama kesin olan şudur ki her projenin bir sona eriş tarihi, tamamlanma zamanı vardır. Bazı özel durumlarda projenin başlangıç aşamasında bitiş tarihini kesin olarak belirleyememiş olabiliriz ama yine de gelecekte bir anda tamamlanacak, bitecek ve kapatılacaktır.

Devam eden bir operasyonu, üretim faaliyetini proje ile karıştırmamalıyız. Süregelen operasyon, bitiş süresi bilinmeyen, müşteri taleplerine göre süresiz devam edecek faaliyetlerdir. Firmamızın piyasada oldukça tutulan bir buzdolabı üretim faaliyeti ya da muhasebe departmanının sürekli yaptığı işler bir proje olarak değerlendirilemeyecek faaliyetlerdir. Görüldüğü gibi projeleri süregelen operasyonel faaliyetlerden ayıran en belirgin fark, belirli bir bitiş tarihinin olmasıdır.

Yine PMI’ın proje tanımından devam edersek, proje bir çabadır. İstenen işi gerçekleştirebilmek için insan ve ekipman gibi kaynaklara ihtiyacımız vardır. Bu çabayı ortaya koyacak olan da bir ekip ya da organizasyondur. Bu nedenle ciddi bir planlamaya ihtiyaç duyulur. Başarılı bir proje ortaya koyabilmek, spontane çabalarla neredeyse imkansızdır, biraz hazırlık ve başlangıçta bir planlamaya ihtiyaç duyar.

Son olarak ta, her bir proje, sonuçta tıpatıp aynısı daha önce yapılmamış, farklı, eşi olmayan (ünik) bir ürün ya da hizmeti ortaya koyar. Çıktı olarak adlandırdığımız bu ürün ya da hizmet projenin yapılma nedenidir.

Dr. Faruk Budak

Posted in PROJE YÖNETİMİ