Category Archives: KİŞİSEL GELİŞİM

TOPLUMSAL ROLLERİMİZ

(Bir Kişisel Gelişim Yazısı)

Yaşamın özü oyundur. Oyun dediğimiz şey ise bir rolü oynamaktır. Yaşamın özünde oyun, oyunun özünde de roller vardır. Bir toplum içinde yaşadığımızda ister istemez birçok dışsal rol kostümünü kendimizde barındırmaktayız. Farkında olmasak ta günlük yaşamımızda birden çok role sahibizdir. Bu rolleri fark edebildiğimiz anda, yaşamın kendisinin temelde bir oyun olduğunun da farkına varmış oluruz.

Roller, yaşam içinde farklı durum ve koşullara göre değişir. Bu da yaşamdaki çeşitliliği arttırır. Toplum içinde yaşamanın bedellerinden biri de toplumsal rollerimizi iyi oynayabilme zorunluluğumuzdur. Evinizde, aile ortamınızda anne ya da baba rolündesiniz ve bu rolün belirlenmiş, istenen davranış kalıpları olduğunu bilmektesiniz. Belki de gerçek yaşamınızda resmi bir kişiliğiniz yok ama iş yaşamınızdaki rolünüz resmiyet gerektirmektedir. Evinizde gösterdiğiniz rahatlığı, iş ortamında gösteremeyebilirsiniz. Belki siz kişilik olarak resmi, ciddi bir karaktere sahip değilsiniz ama bir iş görüşmesine gittiğiniz ya da iş toplantısına girdiğiniz zaman bu türden bir rolü oynamak zorundasınız; vurgulamaya çalışacağımız nokta da burası. Dostlarınızın yanında daha içtensiniz; daha samimisiniz ama bu davranışınızı iş arkadaşlarınız, yöneticiniz ya da patronunuza aynı şekilde sergileyemeyebilirsiniz. Erkek ya da kız arkadaşınıza davrandığınız gibi, diğer arkadaşlarınıza davranamayabilirsiniz. Çocuğunuza davrandığınız gibi yöneticinize davranamazsınız. Her insanın kendi algı boyutuna göre bu rolleri anlamlandırma yetisi vardır. Örneğin bir anne, çocuğu ile arkadaş gibi olmayı düşünmekte iken, bir başka anne çocuğuna karşı resmi ve otorite sahibi olması gerektiğini düşünmektedir.

Oyunu çok ciddiye aldığımız zaman rollerin de yaşamımızda kalıcı olmasına neden oluruz. Rolleri ciddiye almak ya da takılmak, o rolün kölesi olmak demektir. Öncelikle yaşamın kendi içinde oyunlar barındırdığı farkındalığına erişirsek, işte o zaman kişisel gelişime daha çok açık olmaya başlarız.

Çocuğuna karşı otoriter davranmakta olan bir anneyi ele alalım. Anne istediği sonuçlara ulaşamamakta; çocuk, annesinin sevmediği ya da onaylamadığı türden davranışları sergilemeye devam etmektedir. Anne, bu durumda kendisinin iyi bir anne olmadığını ya da iyi annelik yapamadığını düşünebilecektir. Bu örneği vermemizin sebebi, oynadığımız rolleri ciddiye almakla onları kalıcı kılabileceğimizi göstermektir. Burada anne, otorite rolünü kendi ile bağdaştırmış ve onun karakteri olduğunu düşünmekte, bu yüzden de bu rolü değiştirmek yerine onu kabul edip, kendini negatif duyguların esiri haline getirmektedir. Oysa otorite rolünü değiştirip, çocuğu ile dostluk ilişkisine girmeye başlasa, çocuğu da değişecek, gelişecektir.

Yaşam dinamiktir. Çünkü gelişim yaşamın her anındadır. Sürekli olarak müdür, sürekli olarak çalışan pozisyonunda ya da aynı iş yerinde sürekli olarak kalmayacaksınız. Hayatınıza girip çıkan insanlar da değişecektir. Eğer anne ya da baba iseniz, bir gün torun sahibi olacaksınız, eğer olmazsanız da çocuklarınız değişecek; onlara karşı sergilediğiniz roller belki de bir gün onlarla iletişim kurabilmeniz için işe yaramaz hale gelecektir. Yeni dostlarınız olacak, belki onların rolleri, davranışları, şimdiki dostlarınızdan farklı olacak, siz değişmeseniz bile etrafınızdaki ortam ve insanlar değişecektir.

Yaşam bilinci; dengede olabilecek farkındalığa erişmektir. Yaşamak hem oyun oynamak, hem de oyunun gerçekliği ile karşılaşmak dengesinde sürdürülmelidir. Yaşamımızda memnun olmadığımız ya da istediğimiz sonucu vermeyen olaylar yaşıyorsak, sadece o olaylardaki rollerimizi değiştirmek, olayların değişmesine yardımcı olur.

Her kim olursanız olun, eğer yaşamınızda memnun olmadığınız sonuç ve durumlar, etrafınızda size istediğiniz gibi davranmayan insanlar varsa, bunun sebebi, o ortam ve insana göre gereken rolü sergileyemeyişinizden başka bir şey değildir. Sorumlu ise her zaman sizsiniz. Karşınızdaki insanın sizden ne istediğini anlamak; bu anlayışa göre davranmak ise farkındalık dediğimiz olgudur.

Yaşam, ne çok fazla ciddiye alınmalı, ne de umursanmamalıdır. Yaşamı gerçek bir oyunmuş gibi görmek, kişisel farkındalıktır.

Dr. Faruk BUDAK

Also posted in PROJE YÖNETİMİ

KENDİNİ SOBELEMEK – 1

Az eşya ile, azla yetinebilmek de arınmayı sembolize eder Dostum. Bilirsin tüm ruhani öğretilerin temelinde arınma -yüklerden kurtulma- vardır. Eşyalar da insanda ağırlık yapar. Ruhsal olarak kendine merkezlendiğinin dışa yansımasıdır. Yani aslında tüm yollar sana çıkar.

SEÇİMLERİMİZ VE ETKİLERİ

Yaşamın her alanında, gerçekleştirmek istediklerimizle ilgili olarak birçok alternatife sahibizdir. Sahip olduğumuz bu alternatifler arasından seçtiklerimiz, bilinçaltımızda pekiştirilerek, yaşamımızı oluşturur. Başlayan her yeni gün, beraberinde alternatifleri de bize sunar. Neyi yaşayacağınızı seçecek olan sizsiniz. Hayat menülerden oluşur, menü önünüzdedir, var olan seçeneklerden hangisini isterseniz, size sunulacak olan da odur.

Durumlar ve olaylar, gerçekte onların nasıl olduklarına inandığımız gibi değildirler, onları oluşturan, bizim onlar hakkındaki düşüncelerimizdir. Farklı bir bakış açısından baktığımızda bir iş iyi veya kötü değildir, onu iyi veya kötü yapan, bizim o iş hakkındaki düşüncelerimizdir. Yine aynı perspektiften ilerlersek verimsizlik ya da başarısızlık diye bir şey yoktur, öyle olduklarını düşündüğümüz sonuçlar bile, bir hizmet ve işaret olarak yaşamımızda gerçekleşir.

Düşüncelerinde başarısız olmayı geçiren kişi, yaşamında başarısızlığı deneyimleyecektir. Ancak düşüncelerinde başarı olan ve başarıyı seçmiş olan kişi, yaşamında başarıyı deneyimleyebilir. İnandığınız ve istediğiniz, size sunulacak olan şeydir.

İş yaşamında başarı için, işin severek yapılması çok önemlidir. Böylelikle çalışan işine yüreğini katabilir. Yürek katılarak yapılan iş, her zaman başarı odaklıdır. Sevgisiz iş yoktur, bir işi sevilmez kılan işin kendisi değil, sizin ona yapıştırdığınız etikettir. Belki de işinizi sevmiyorsunuz. Oysaki önünüzdeki menüde onu sevme seçeneği de vardır. Seçimleri değiştirmek, yaşamı değiştirmektir. Onu sevmeyi seçtiğiniz an, onun sevilecek yönlerini de keşfetmeye başlarsınız. Böylelikle eskiden sevmediğiniz o işiniz, artık yüreğinizi katmış olduğunuz iş haline gelir.

Hayatta aradığını bulamayan, olumsuz, hiçbir şeyden tatmin olamayan bir insan, işini ya da çevresini değiştirerek değil, ancak kendi bakış açısını değiştirmekle gelecekteki olayları lehine çevirebilir. Aynı şekilde, menünüzde çok sayıda seçenek mevcuttur.

İş hayatındaki birçok tıkanıklığın sebebi, bize ait düşüncelerden kaynaklanır. Sabit bir fikre sahip olduğumuzda bu fikir, o işe olan inancımızı pekiştirir ve böylece de diğer alternatifleri görmezden gelmiş oluruz. Alternatifler, her zaman vardır.

Memnun olmadığınız bir işi ya da çalışmayı değiştirdiğimiz halde, aynı şekilde yine bizi memnun etmeyen olaylarla karşılaşmamızın sebebi de budur. Olaylara ve durumlara karşı bakış açımızı değiştirmedikçe, olaylar ve durumlar değişmeyecektir. Ancak bakış açımızda dönüşüm oluşturabilmek, değişimlere sebep olur.

Her yeni güne başlarken önünüzde duran menüden seçim yapan sizsiniz, bunun farkında mısınız?
FARUK BUDAK

POZİTİF DÜŞÜNCENİN ÖTESİ

Pozitif ya da olumlu düşünmek, son bir kaç yıldır sıkça sözü edilen bir kavram. Materyalist batı toplumunun güzelce paketleyip önümüze uzattığı reçete aslında bize göre biraz eksik.

Pozitif insan, hem pozitifi hem de negatifi kucaklayıp ayırmaksızın eşdeğer ölçüde sevip kabul edebilendir. “Ben ışık ve karanlığım” diyebilmek gerçek pozitifliktir ve olduğun hali kabul edecek cesaret, bilgelik ve güç barındırır. Oysaki birçok insan kendinin negatifte olduğunu bilemeyecek kadar negatiflik sarmalı içindedir ve bunu da pozitiflik sanır. Bunun sebebi, insanın bilinmeyenden korkması değil midir? Bilinmeyeni taşıyacak gücü kendilerinde bulamayıp kendilerinden ayırırlar.

Bütünlüğe yakınlaşmış bir kimse, her iki tarafta dengededir. Negatifi görmezden gelmek, reddetmek, başlı başına negatif bilinçtir. Psikolojik güçsüzlüğü, bilinmeyenden korkmayı, bilinmeyeni kucaklayacak gücü kendinde bulamamayı temsil eder. İçsel zayıflık ve acizliğin yüzeysel tezahürüdür.

Kendine güvenmeyen biri, kendi varlığını bir pozisyonla, bir varlıkla, daha güçlü bir insanla, kariyerle, meslekle vs. sergilemeye çalışır. Kendine erişmeye başlayan kişi ise kendisi ile. Hep birileri için bir şeyler yapmaya ya da egomuzu beslemeye devam edip dururuz. Tüm sergilediğimiz, içinde tek kendi varlığımızın olmadığı bir tiyatro sahnesidir. Başkalarının düşünceleri, başkalarının bilgileri, bizim hakkımızdaki düşünceleri, bize verdiği mutluluk, bize verdiği destek ve sevgi, yalnızlığımızı paylaşıp paylaşmaması… Hep başkaları, içinde tek kendimizin olmadığı bir tiyatro sahnesi… Kısır döngüler zinciri…

Kendini bilmek, yaşam plan ve amacına sahip çıkacak gücü ve güveni, kendin ile yüzleşecek gücü kendinde bulabilmektir. Gerisi sadece anlatılan bir hikâyeden başka bir şey değildir. Kendine inanmak, hikâyelere aldırmadan, kendine inanabilecek gücü kendinde yakalayabilmek tüm inançların en büyüğüdür.

Kendi bilginin izini bulabilmek, en büyük bilgiye ulaşabilmektir. Kendini sevmek, gerçek olan tek sevgidir. İlk önce kendini seversen her şeyi sevebilirsin. Kendini sevmeden, birine onu sevdiğini söylemek ise yalanların en büyüğüdür.

Hiçbir şey yâda hiç kimseden etkilenmeyip, dışında ne olursa olsun, başkalarının sözlerine, senin hakkındaki düşüncelerine aldırmadan içinde olduğun gibi kalabilmek ise sırların sırrını açan tek anahtardır. Sen varsan kimse yoktur; sen yoksan da senin adına herkes ve her şey olacaktır.

Anlatılan tüm hikâyeler, bir kaçış planından başka bir şey değildir. Kaçış planları içinde kaybolana dek oradan oraya atlar durursun. Tüm kaçış planları aslında kendini tatmindir. Varsan; sadece kendinle; kendi varlığınla varsındır; kendin dışında hiç kimse ve hiç bir şeyle değil; yoksan da zaten hiç olmamışsındır… Söylenenler; anlatılanlar sadece hikâyelerdir ve
hikâyeler hayal ürününden öteye gidemeyen kaçış planlarıdır.

Ya anlatılana, söylenene ve sergilene kapılıp cezbedilmenin verdiği büyü ile o hikâyede kendine bir sahne bulur ve içine dalarsın yâ da hikâye olduğunu fark edip; sahip olduğun sahnene döner, dinler ve bırakırsın.

Herkes; kendi kendisinin sorumluluğundadır.

FARUK BUDAK