Category Archives: SEYAHAT

GOA’NIN DİLLERE DESTAN PLAJLARI

Goa’nın dillere destan plajlarıyla tanışma zamanı. Goa plajlarının güzelliğini ilk keşfeden gezginler, hippiler. 1960ların ortalarından itibaren yoğun olarak gelmeye başlamışlar. O dönemlerde kalınacak bir yer bulabilmek neredeyse imkansız olduğu için plajın hemen gerisinde ağaç dallarından yaptıkları kulübelerini birbirlerine devretmişler uzun yıllar boyunca.

Plaj, gözün görebildiği noktaya kadar giden bembeyaz bir kum şeridi. Goa’ya özgü balıkçı tekneleri kumsala çekilmişler. Elbiseleri ile suya giren Hintlilerin yanı sıra çok az sayıda yabancı var. Deniz kıyısında yürümeye başlıyorum. Güneşin iyice ufka yaklaştığı bir an. Suyun üzerindeki yansıması harikulade. Birkaç kare dijital görüntü alırken burada, Hint Okyanusu kıyısında rahatlamış olduğumu hissediyorum.

Oldukça ilerlerde bir grup balıkçı teknesi var. Oraya doğru devam ediyorum. Kırk yaşlarında, güler yüzlü, kapkara bir hintli, teknesinin yanına çağırıyor. Rahat anlaşılır bir ingilizcesi var. Başlıyoruz sohbete, hem de benim en çok sevdiğim sohbetlerden biri. “Balık yok bu sene” diyor. O da bilmiyor nedenini. “Mevsim bitti artık, bundan sonra gelen de olmaz, siz son gelenlersiniz” diyor. Goa’nın en güzel zamanını sorduğumda da cevap, “Kasım-Aralık-Ocak” oluyor. Bu arada daha güneşin batmasına en az yarım saat vakit olmasına rağmen solumda tepsi gibi harika bir ay yükselmiş.

Yavaş yavaş akşam yemeği için bir yer bulma zamanı. Kumların üzerinde, plaja dik olarak uzanan asfalt yolun başlangıcına doğru yürüyorum. O da ne? Birileri bana el sallıyor. Bir yanlışlık mı var diye dikkatli bakınca öğlenki ispanyol çift olduklarını fark ediyorum. Masalarına oturmamı teklif ediyorlar. Öğlen hiç konuşmamışlardı.

Sazlardan ve bambu ağaçlarından yapılmış bu küçük restoran, kumların üzerine atılmış iki eski mavi tahta masa ve plastik koltuklarıyla çok sempatik görünüyor. İspanyollarla tanışıyoruz. Erkek olan İvan. Sonradan “bu bir Rus ismi değil mi?” diye sorduğumda, annesinin faşist Franko rejimine bir tepki olarak böyle bir ad koyduğunu söylüyor. O uzun  ispanyol televizyon dizilerinde oynuyormuş. Yaptığı işi çok aptalca buluyor, ama bu dizilerden de oldukça iyi para kazandığını söylüyor. Kız arkadaşı ile beraber altı aylığına Hindistan’a gelmişler. Delhi’nin gürültüsünden ve stresinden kaçıp Goa’ya deniz kenarına gelmişler. Ben de, mutlaka Rajastan’a gitmelerini, tüm şehirleri görmelerini öneriyorum.

Sohbet uzayınca yemeği burada yemeye karar veriyoruz. Balık yemeye niyetliyiz hepimiz. Kingfish ısmarlıyoruz. Balığın gövdesinden insan eli büyüklüğünde kesilen dilimlerin mısır unu gibi bir karışımla kızartılıp sarımsaklarla süslendiği enfes bir balık yemeği. Yanında da bolca karidesli harika bir paella ve soğuk bir bira. Dolunayın aydınlattığı bakir kumsalda harika bir atmosfer. Mum ışığında keyifli bir yemek ve bu güzel insanlarla hoş bir sohbet.

Sabah güneş doğmadan plaja gidiyorum. Kumların üzerinde olmak ve dalgaların sesini dinlemek çok hoş. Panaji yolculuğu işkencesinden sonra böyle bir aydınlık sabahı yaşattığı için Tanrıya şükrediyorum. Güneş bulutların arkasında ve hava oldukça puslu.  

Kendimi sulara atıyorum. Goa plajlarında korumasız bırakılan birçok şeyin çalındığını bildiğim için rahat değilim. Gelip geçenleri kontrol ederek suya giriyor, yüzüyor ve güneşleniyorum.

Güneş iyice yakmaya başladığında giyinip Domnick Restoranın çardağı altında bir masaya ilişiyorum. Müşteri olarak sadece Hollandalı bir çift var. Restoranın sahibi yanıma gelip “hoş geldiniz” diyor. Türk olduğumu öğrenince de “Restoranıma gelen ilk Türk sizsiniz” diye ilave ederek tekrar elimi sıkıyor.

Omlet, tereyağlı ballı tost ve çaydan oluşan kahvaltımı karşımdaki enfes denizin maviliğinde kaybolarak bitiriyorum.

Also posted in DESTİNASYONLAR

MUMBAI ÇENNAI EKSPRES, HAMPİ VE VİTTALA

Hindistan’da yolculuk zamanı. İlk hedefim Karnataka eyaletindeki Hampi, oradan da Pattadakal’a geçip birkaç tapınak daha ziyaret edeceğim. Her ikisi de Dünya Kültür Varlıkları listesindeler. Daha sonra da, Goa’da bir kumsalda ayaklarımı denize sokacağım.

Tüm peron, uğurlama için gelen Hintlilerle dolu. Yalnızlığım, ister istemez bu ayrılık anında yüzüme çarpıyor ve hüzünleniyorum.

On yedi saatlik tren yolculuğunun ilk dakikaları. Şehrin varoşlarından geçiyoruz. Böylesine bir sefalete doğmadığım için Tanrıya ne kadar şükretsem az.

Wadi-Pune arası yemyeşil. Rajastan düzlüklerinin çıplak görüntüsünün ardından böylesine bir yeşillik oldukça hoş.

Yolculuk çok şenlikli gidiyor. Şu beş saat içinde neler görmedim ki. Yerleri bir bez parçası ile uyduruk bir şekilde silip para isteyenlerden bin bir türlü satıcıya kadar bir sürü insan. En enterasanı da, bir grup eşcinsel. Eşcinsellik, Hindistan’da hoşgörü ile karşılanıyor. İnanışa göre, enkarnelerimiz sırasında hem dişi hem de erkek olarak dünyaya gelinebildiği için ruhun diğer enkarnelerini hatırlaması ve eşcinselliğin tercih edilmesi “olağan bir anımsama”. Ellora’daki heykellerde, Tanrı Şiva bile vücudunun bir yarısı dişi, diğer yarısı ise erkek olarak betimlenmiş. Bombay’da sıkça rastladığım Hintli eşcinseller, 3-5 kişilik küçük gruplar halinde dükkan dükkan dolaşıp para topluyorlardı. Buna bir tür dilencilik denilebilir ama özünde asla değil.

Çantaların yavaş yavaş açıldığı saatler. Yuvarlak metal kutulardan türlü türlü pilavlar çıkarılıp afiyetle yenilmeye başlanıyor, tabi ki elle. Bakalım trenin restoranından sipariş ettiğim müthiş hijyenik yemeğim ne zaman gelecek ve şansıma menüde neler var?

Nisan ayının yirmisinde, Hindistan’ın güneyinde Karnataka’da hava oldukça sıcak. Bir an önce görmek istediğim yerleri görüp Güney Hindistan’ın sıcağından kurtulmak, kuzeydeki serin yerlere gitmek istediğimden, oldukça hızlı bir tempoyla yirmi altı günde on beş şehir görmeye kalkınca vücudum ilk itirazını dün yapıyor. Tansiyonum düşük. Yirmibir saatlik tren yolculuğundan sonra dün sabah 11’de girdiğim Hotel Mallingi’deki odamdan akşama kadar çıkmak istemiyorum. Gece çıkıp bir internet kafe aradığımda da, bu küçük kasaba çok hoşuma gidiyor.

Hampi, Hindistan’ın son büyük hindu krallığı olan Vijanagar imparatorluğunun başkenti. MS 1336-1570 yılları arasında inşa edilen tapınak, anıt ve saraylar geleneksel hindu mimarisinin başyapıtları arasında gösteriliyor. Ortaya çıkarılan bir çok eser, beşyüzden fazla irili ufaklı hindu ve jain tapınağı, büyük boyutları, etkileyici görünümleri, duvarlarındaki iki ünlü hint destanı Ramayana ve Mahabbarata’dan bölümler içeren enfes rölyefleri çağının ilerisinde olduğunu ispatlıyor.

Bazaar olarak adlandırılan toprak yolda yürüyoruz. Orijinal ölçüleri 32 metre genişlik ve 728 metre uzunluk olan bu anacaddenin her iki yanı bir zamanlar muhteşem evlerle doluymuş. Şimdilerde sevimli küçük kafeler, turistik eşya satan dükkanlar, internet kafelerle dolu.

Bir çok tapınak beni en çok etkileyen Vittala oluyor. Yapı, elli altı adet taş sütunun üzerine inşa edilmiş. Her sütunun yekpareliği insan gövdesi yüksekliğinde bozuluyor ve bu bölümde sütun dört ayrı küçük sütuna ayrılmış. Rehberimiz eline iki kalın sopa alıp bu küçük sütunlara hafifçe vurmaya başlıyor. Etrafa farklı seslerde çok hoş tınılar yayılıyor. “Elli altı sütunda yüzoniki adamdan oluşan dev orkestrayı düşünün” diyor. Kendini tüm Hampi’ye duyuran böylesine farklı dinsel bir müziğin insanlar üzerinde yarattığı etki sanırım çok etkileyiciydi.

Hampi’de kalmamakla hata yapmışım. Ana tapınağa giden geniş toprak caddesi, caddenin her iki tarafındaki tek katlı küçük dükkanları, otantik ahşap restoranları, internet kafeleri ile sakin, gürültüsüz, küçük, temiz, çok keyifli bir kasaba. İnsanın Doğu mistizmini iliklerine kadar hissettiği, Hindistan’ın ruhuna inilebilecek çok keyifli bir yer. Yüzyıllar öncesinin sokak ve tapınaklarının arasında dolaşmak, o havayı ve atmosferi solumak hoş bir duygu.

Otelden ayrılırken bindiğim rikşacının ilk müşterisiymişim, “merak etme, sana şans getireceğim” diyorum, gülüyor. Terminale girip platformda yürümeye başladığımda, resmi bir görevli gülümseyerek “nereye” diye soruyor, “Badami” diyorum. Yedinci platforma gitmem gerekiyormuş. İçim gülüyor, “I love you India”. Çöpüne, pisliğine kurban olduğumun memleketi. Seni de, insanlarını da çok seviyorum…

 

 

Also posted in DESTİNASYONLAR

ELLORA MAĞARALARI ve MUHTEŞEM KAISALA

Hindistan’ın Maharaştra Eyaletindeki Aurangabad (Evrengabad) şehrine 30 kilometre mesafedeki, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş Ellora Mağaraları, Ajanta Mağaralarına oldukça yakın bir yerde olmalarına karşın aralarında iki önemli ciddi fark var. Birincisi, Ajanta’daki kaya duvar resimlerinin aksine burada kaya kütlenin oyulması sırasında yapılmış heykeller var. İkincisi de, Ajanta sadece budist tapınaklarından oluşmasına rağmen burada hindu, budist ve jain tapınaklarının yan yana olması. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir ana kayaya oyulmuşlar ve her iki baştakiler arasında iki kilometrelik bir mesafe var. Toplam 34 mağaranın 12si budist, 17si hindu, geri kalan 5i de jain tapınakları. MS 600-800 arasında budist mağaraları, MS 900 civarında hindu mağaraları, 800-1000 arasında da Jain mağaraları inşa ediliyor.

Ellora’daki en görkemli yapılar da hindu mağaraları ve ortadaki ana tapınak Kaisala. Gerçekten müthiş görsel bir yapı. Hint kaya oyma sanatının en görkemli örneği. Tarihçilerin hesaplamalarına göre Tapınağın yapımında yedibin işçinin çalıştığı ve yüzelli yılda tamamlandığı düşünülüyor. Atina’daki Partenon tapınağını görenler için şöyle bir kıyaslama var.  İki kat daha büyük ve 1,5 kat daha yüksek.

Kaisala, Himalayalarda bir dağın ismi ve Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva’nın evi olarak geçer. Bu dağdan esinlenerek inşa edilmiş. Ajanta ve Ellora’daki diğer mağaralardan önemli bir farkı, Tapınağın etrafında yine ana kayanın oyulması sonucu oluşturulmuş geniş bir avlu bulunması.  Yapının en enteresan tarafı ise tek bir anakayanın oyularak inşa edilmiş oluşu. Hesaplamalara göre ikiyüzbin ton kayanın keski ve çekiç ile kazılması sonucu ortaya çıkmış.

Bazı yazarlar, yapının Kamboçya’daki Angkor Wat, Mısır’daki Piramitler, Java’daki Borobudur gibi gizemli bir yapı olduğunu, belki de uzaydan gelen ziyaretçiler tarafından yapıldığını yazarlar. Bence, dünyada görülmesi gereken yapılardan biri de bu muhteşem tapınak.

Jain dini, MÖ 500 yıllarında, Brahmanizmin karmaşık ritüellerine ve kast sistemine karşı reformist bir hareket olarak budizmle hemen hemen aynı zamanda ortaya çıkmış bir din. Hem budizmle, hem de hinduizmle bir çok benzerlikleri var.

Jainler, evrenin sonsuz olduğuna ve tek bir tanrı tarafından yaratılmadığına, reinkarnasyona ve nihai kurtuluş olan mokşa’ya (budizmdeki nirvana inancı) inanırlar. Mokşaya ulaşabilmek için takip edilmesi gereken kurallardan biri, tüm yaşamlara saygı göstermek ve yaşayan hiç bir canlıyı öldürmemektir (ahimsa). Bu nedenden dolayı tüm jainler, birer vejeteryandır. Bazı jain rahipleri, yanlışlıkla küçük bir sineğin ağızlarına kaçıp ölmemesi için ağızlarına bir bez ya da bir ameliyat maskesi takar.

 

Also posted in DESTİNASYONLAR

SANCHI BUDİST ANITLARI

Budizmin kurucusu Sidarta Buda’nın yaşamı boyunca hiç gelmediği bir yerde, ölümünden birkaç yüzyıl sonra İmparator Aşoka tarafından inşa ettirilen ve UNESCO Dünya Miras Listesine alınan budist anıtlarını görmek için, gün doğarken uyanıp Anıtların yolunu tutuyorum. Bilet gişesi 06:30da açılıyor. Giriş bileti ücreti, yerlilere göre yabancılar için yirmi beş kat daha fazla.

Tepeye doğru giden merdivenleri tırmanıyorum. Bir grup maymun hala sabah mahmurluğunu üzerlerinden atamamış.

1 nolu Stupa olarak adlandırılan büyük stupanın önündeyim. 36 metrelik çapı, 17 metreye yaklaşan yüksekliği ve yarımküre şeklindeki kubbesiyle çok heybetli görünüyor. MÖ 3ncü yüzyılda Aşoka tarafından yaptırılmış. Dört ana girişteki kumtaşından yapılmış kapılar iki ayaklı birer totemi andırıyor. Çok daha sonra, MÖ 35 yılında yapılmışlar. Üzerlerindeki rölyeflerde Buda’nın hayatından ve önceki enkarnelerinden hikayeler (jatakalar) betimlenmiş. İşin ilginç yanı, Buda’nın direk olarak resmedilmesi yerine bazı sembollerle anlatılıyor olması. Nilüfer çiçeği (lotus) doğuşunu, bir ağaç aydınlanışını, ayak izleri ve yemekler varoluşunu simgelemekte. Doğudaki giriş kapısındaki sütunlar ise genç prens Gautama’nın babasının sarayından ayrılıp dünyevi hayattan vazgeçerek aydınlanmayı arayışını anlatan rölyeflerle donatılmış.

Bu kutsal yerde fotoğraf çekmeyi bitirdikten sonra, büyük bir ağacın altındaki bankta dinleniyorum. 2200 yıllık anıtların karşısında huzuru hissettiğim bir an. Çok uzaklardan bir tren sesi şimdiye kadar hiç duymadığım değişik kuş seslerine karışıyor.

Dünyanın bilinen en eski kutsal metinleri Veda’lardır. Metinlerin geçmişi, MÖ 1200lere, Ganj Nehri vadisindeki eski şehir devletleri kültürünün egemen olduğu devirlere uzanır. Din adamları tarafından bestelenen bu ilahiler, kurban törenleri sırasında söylenirdi. İlahilerin sözleri daha o zamanlarda bile öylesine kutsal kabul edilmiş ki, hiçbir değişiklik yapılamazdı.

Eski Yunan’da büyük bir entellektüel atılım dönemi olan MÖ 5nci yüzyıl, Hindistan’da da yeni düşünce akımlarının ortaya çıktığı bir dönem. Bu dönemde, Vedalar dininin tartışılmaz gücü de sorgulanmaya başlanmış ve yeni yeni dinsel akımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların içinde en önemlisi, kuşkusuz Budizm’dir.

Buda’ya göre, insan yaşamının her anı acı ile doludur. Acıdan kurtulma ve aydınlanmaya ulaşabilmek için atılacak ilk adım, imkansız olanı istemekten vazgeçmektir. Buda’nın özellikle vurguladığı değer, vicdan ve ahlaki sorumluluk sahibi olmaktır. Buna, bilgili olma veya düşünceli olma da denilebilir. Bilgili olmanın ahlâki bir hedefi vardır. Eğer insan bilgili ise, bilgelik ve merhametli olmak gibi iki temel değere sahip olabilir. Bilgelikle merhametin bu ikili birlikteliği, budizmin tüm alanlarına yansır.

Tarih boyunca küçüklü, büyüklü birçok eyaletten oluşan Hindistan’ın tek bir iktidar altında birleştiği ender dönemlerden biri de, MÖ 3ncü yüzyılda budizmi seçen ve tüm halkını da budist yapmaya kararlı İmparator Aşoka dönemidir. Hindistan’ın dört bir köşesine astırdığı yazıtlar, Hindistan’da bilinen ilk yazı örnekleridir. Yazıtlarında, ilaç ve korunak sağlayarak hem hayvanlara, hem insanlara yardımcı olduğunu, bazı hayvanların koruma altında olduğunu, yavrulama sürecindeki hiç bir hayvanın öldürülmeyeceğini ilan eder. Halkına karşı tutumunda da, kendinden öncekilerden farklı bir hoşgörü gösterir. Yazıtlarından birinde, tüm dinlerin iyi olduğunu, sadece kendi dinini bilenlerin dinlerini abarttıklarını, herkesin başkalarının dinini öğrenmesi gerektiğini, diğer dinlere de hoşgörü ile yaklaşılmasını söyler. Bu yaklaşım, sonradan Hint din kültürünün bir özelliği olur. Böylece, bir din, başka bir dinin kurallarını kendi bünyesine katar. Bu sayede, Aşoka budizminin etkisi ile vedalar dini bugünkü hinduizme dönüşür. Sih dini, islam, hinduizm ve budizmin çarpıcı bir sentezidir.

 

HİNDİSTAN ÇÖLLERİNDE DEVE SAFARİ

Pakistan sınırı yakınlarındaki Jaisalmer, sanki ıssız kuraklığın ortasında ansızın ortaya çıkıveren, yeşillikten oldukça yoksun bir kale-şehir. Şehir duvarlarının arkasında yüzyıllar öncesinin yaşandığı farklı bir dünya var gibi. Mansiyon olarak adlandırılan eski köşklerin ön cephelerindeki ahşap işçilikleri gerçek bir sanat şaheseri. Oymalar, figürler üst üste. Muhteşem bir armoni ve güzellik. Bu toprak şehrin büyülü atmosferinden ister istemez etkileniyorum.

Tüm meydanı yukarıdan gören restoranın merdivenlerden terasa çıkarken, bir orta çağ kalesinin dehlizlerinde yürüdüğümü hissediyorum bir an. Arkamda, projektör ışıklarının aydınlattığı kalenin muhteşem görüntüsü. Yarın sabah iki günlük bir “camel safari” (deve sırtında yapılan uzun gezi) turuna katılıyorum. Bakalım neler olacak?

Safari grubunda biri 45 yaşlarında, diğeri de 30 yaşlarında iki ayrı Fransız çift var. Toplam beş kişiyiz. Fransızlar hemen içlerine alıyorlar, fazla sıkıntı çekmiyorum.

Yemek ve dinlenme molalarının başlangıcında develerin semerleri alınıyor, fazla uzaklaşmamaları için ayaklarına bağ takılarak serbest bırakılıyor. Hemen en yakın ağaca ulaşıp yapraklarına hücum ediyorlar. Tekrar semerlenmeleri ise oldukça uzun bir seremoni. Önce yastık, yorgan ve örtüler güzelce yerleştiriliyor, sonra semer, sonra tekrar yorganlar, arka tarafa da yiyecek ve suların bulunduğu çuvallar dengeli bir biçimde yerleştiriliyor.

Öğle yemeği için büyük bir ağacın gölgesindeyiz. İyice kirlenmiş yorganlar, çöl restoranımızın masa ve sandalyeleri. Pakistan tarafından esen kuvvetli rüzgar, sanki üzerimize alev ve kum püskürtüyor. Pet şişelerdeki sular, kaynama noktasına yakın. Çölün ortasındaki bu ilk yemeğimizi çatal kaşıksız, çapatileri (bizim dönerci pidelerine benzeyen bir pide) kaşık gibi kullanarak yemeğe çalışmak durumundayız. Her şey çok keyifli. Tüm yemek kapları ve tabaklar, kumla yıkanıyor. Bu işin sorumlusu da küçük Calu.

Devecilerimizden Sabu, 22 yaşında simsiyah bir hindu hintli. “welcome to the Desert Restaurant, Sir, there is no sand in our meals” (çöl restoranına hoşgeldin, yemeklerimizde kum yoktur) sözü kolay unutulur gibi değil.

Gece bir ara uyanıyorum. Saatlerdir kum üzerinde sert zeminde yatmak, belimi ağrıtmış. Koruyucu meleğimin kum tepelerinin üzerinde, oralarda bir yerde olduğunu hissediyorum. Kalkıp, karanlık kumların üzerinde onun olduğunu hissettiğim tarafa doğru yürümek geliyor içimden.

Şu an medeniyetten oldukça uzak, bir çölün ortasında, binlerce yıldızın taçlandırdığı bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu bir arada yaşıyorum. Tatlı tatlı esen bir rüzgar çok uzaklardan keçi çıngıraklarının seslerini getiriyor. Gökyüzünde binlerce yıldız. Acaba Sirius’lar hangileri?

Kulaklarımın içi neredeyse tamamen kumla dolmuş. Şiddetli bir şekilde iyi bir banyoya ihtiyacım var. Gece, kumun üzerinde yatarken ceviz büyüklüğündeki siyah böcekleri bir kaç kez üzerimden kovaladım. Zararsızmışlar.

Çölün ortasından bir köpek çıkıp geliyor. Çok tatlı bir hayvan. Kendini sevdirmek için bir sürü numara yapıyor ve o da kervana katılıyor. Öğleden önceki iki saatlik deve sırtındaki yolculuğum boyunca Sting’in “Desert Rose” şarkısı dilimden düşmüyor.

Üzeri sazlarla örtülü, briketten yapılmış iki kulübe ile karşılaşıyoruz. Bir takkeli çocuk çıkıyor ortaya ve “namaste” diyor. Ben de “selamun aleyküm” diye karşılık veriyorum. Şaşırıyor. Kuyuda bekletilmiş şişe kola satıyor.

Öğle yemeği için bir ağacın gölgesine sığınıyoruz. Ağaç, sanki doğal bir çadır gibi, içerisinde herkese yetecek kadar yer var. Döşekleri serip hemen uzanıyoruz. Bacaklarım artık tutmuyor. Herkes yorgun. Deveciler, önce sütlü çayımızı ikram ediyor, sonra da yağda kızarttıkları şekilden yoksun pakoaları (içinde bir şey olmayan unlu kızartmalar) getiriyorlar.

Jaisalmer’e döndüğümüzde Fransızlar akşam yemeğine davet ediyorlar. Uzun bir temizlenme ve kum atma banyosundan sonra hepimiz hafiflemiş olarak keyifle gidiyoruz. Restoran, bir binanın dış merdiven ile çıkılan teras katında. Tüm kaleyi gören enfes bir panoraması var. Gerçekten keyif dolu bir Hindistan gecesi daha…

 

 

KARNİ MATA; FARELİ TAPINAK

Belki de hayatım boyunca bir benzerini yaşamayacağım son derece sıradışı bir gün. Nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyor ve bu tecrübeyi de mutlaka yaşamak istiyorum. Hedefim, Bikaner’den otuz kilometre uzaktaki Deşnok.

Hindistan’da binlerce tapınak var. Fakat, Karni Mata’daki ibadet, bizim kültürümüze son derece ters gelebilecek bir ritüeli içeriyor. Hindistan Hükümetinin 1990ların başından itibaren uyguladığı bir kampanya ile ülkedeki fare nüfusunun oldukça azaltılmasına karşın, Karni Mata’da yaşayan hemcinslerinin çok önemli bir ayrıcalığı var.

Gelecekteki enkarnelerinde çok önemli spiritüel kişiler, sadular olarak dünyaya gelecek kişilerin ruhlarının şu anda bu farelerin bedeninde olduklarına inanıyorlar. Bu nedenle de bu fareler kutsal kabul ediliyor.

Tapınağın en dış kapısında zorunlu olarak ayakkabılarımı çıkartırken, kafamdaki tek düşünce buradan bir hastalık kapmadan çıkabilmek oluyor. Böyle bir şey olmayacağına odaklanarak içeriye girdiğimde, hemen birkaç tanesinin duvar diplerinde fütursuzca dolaşması dikkatimi çekiyor. İçerideki yoğun koku, insanı rahatsız edici boyutlarda. Bunun dışında herhangi bir ürperti, korku, tiksinme hissetmemem benim için de şaşırtıcı. Bir süre sonra kokuyu duymamaya başlıyorum.

İkinci ana kapıdan geçtikten sonra girdiğim küçük avlunun bir köşesinde, onlarcasını su dolu bir leğenin etrafında su içerken görüyorum. Küçük avluda tam karşıma gelen bölüm, asıl kutsal mekan. Pirinç metal korkuluklarla oluşturulmuş yolu izlemem gerekiyor.

Hindular, uzun uzun dua edip yere eğilerek ritüellerine başlıyorlar. Hindu kadınlardan biri, yerdeki özel bir bölüme dökülmüş, üzerinde farelerin dolaştığı buğdayları avuçlarına alıyor ve yere kapanarak yüzüne sürüyor. Bir erkek, eğilerek farelerin daha iç bölüme geçtikleri eşiğin üzerine alnını koyup öylece hareketsiz kalıyor. Bazıları sadece dua etmekle yetiniyor ve onlar için getirdikleri özel yiyecekleri sunuyor.

Bu, biz batılıların kolay kolay anlayamayacağı bir Hindistan realitesi. Ne kadar hoşgörülü olmaya çalışırsak çalışalım yine de kabullenmekte çok zorlanacağımız bir dini ritüel ve inanç şekli…

Tapınağın karşısında Bikaner’e giden bir otobüs görüyorum. İçerisi oldukça kalabalık ama hemen şoförün yanında bir yer açıyorlar. Tapınaklarını ziyaret ettiğimden midir bilemiyorum herkes bana karşı saygılı. Dikiz aynasının üzerinde tapınağın ana bölümünün tasvir edildiği bir resim asılı. Fareler ve Tanrı Şiva yanyana. Tüm doğallığımla, hiçbir tiksinti duymaksızın Bikaner’e dönüyorum.

 

Also posted in DESTİNASYONLAR

2M YANİ MOZAMBİK VE BAŞKENT MAPUTO

Mozambik’te yabancılara karşı nazik ve sevecen davranıyorlar. Bu, hiç de beklemediğim bir yaklaşım biçimi. Güney Afrika’daki siyah-beyaz ayrımının uçurumlarından sonra aynı beklenti ile yola devam ederken bu eski sosyalist ülkedeki farklı bir anlayış beni mutlu ediyor.

Yürüdüğüm kumla karışık toprak yol, sazlardan yapılmış kulübelerinde hayatlarını sürdüren köylülerle dolu. Hepsi neşeli ve güler yüzlüler. Öncelik beklemeksizin “Hello My Friend” diye sesleniyorlar. Kadınlarla bakışıp selamlaşıyoruz. Böyle jestleri, Güney Afrika’da görmek imkansızdı. Irkçılığın yarattığı travma ve önyargılar çok keskindi o ülkede.

Ülkenin resmi dili Portekizce. İngilizce bir tabela ve yazı görmek neredeyse imkansız.

Bir grup siyah kadın sahilde toplanmış. Yanlarına gidiyorum. Balıkçı ağlarından arta kalan küçük boy balıkları plastik leğenlere doldurmakla meşguller. Benim gibi bir davetsiz misafire pek aldırış etmiyor gibiler, işlerine devam ediyorlar. Fotoğraf makinemı çıkardığım zaman üzerinde eski uzun bir pardüse olan genç, “hayır” diyerek fotoğraf çekmemi engelliyor. Tepki göstermeden bekliyorum. Kendi aralarında oldukça hararetli bir şeyler konuştuktan sonra, bir adam eliyle bana olur işareti veriyor. Ben de adama dönüp, beni engelleyen genci gösterip ingilizce ‘ama bu istemiyor’ diyorum. Gülüşüyorlar, hepsi birden beni engelleyen gencin yanına gelip onu şaka yollu itekliyorlar. Üç kare fotoğraf çekiyorum. Birisi fotoğraf makinemim ekranında çektiğim resimleri görünce, diğerlerini de çağırıyor. Koşarak gelip ekrandaki resimlere hayranlık ve mutlulukla bakıyorlar. Bol bol fotoğraf çekiyorum ve çok eğleniyoruz…

Havada müthiş bir iyot kokusu var. Geleneksek kayıklar (dhow) yelkenlerini açmış, çok güzel görünüyorlar.

Rüzgarın yelkenleri dolduruşu, ters esen rüzgar nedeniyle zigzaglar çizişimiz, neşeli yerli halkla birlikte keyifli bir yelkenli sefası… Kalacağım yer, büyük katedralin yakınında bulunan bir otel. Hristiyan misyonerliğinin Afrika kıtasındaki simgesi olan katedral, tüm görkemiyle çok uzaklardan bile fark ediliyor.

24 Temmuz Bulvarı’ndaki Mimmo’s Kafe Restoran’a yürüyorum. Kahvaltıyı çok erken yaptığım için acıkmışım. Güzel ve modern bir mekan. Romantik sesli, portekizce şarkı söyleyen kadın ortamı daha da romantik hale getiriyor. Menüde klasik Avrupa yemekleri ve pizzalar var. Büyük boy margarita siparişi veriyorum. Dev gibi bir şey geliyor masaya.

Güneşli ve keyifli bir öğleden sonrası. Balkonda neskafemi yudumluyorum. Bir gemi Okyanusa açılıyor. İki gün süren soğuk ve yağmurun ardından çıkan güneş insanın içini ısıtıyor. Güneş ışınlarının sıcaklığını benliğimin derinlerinde hissetmek keyifli ve huzur verici. Hollandalı gruptan bir bayan balkonun korkuluklarına oturarak güneşimi engelliyor. Şimdi ona Diyojen’in İskender’e söylediği sözü hatırlatsam “ya anlamayacak ya da yanlış anlayacak”. En iyisi ben yerimi değiştireyim.

Uzun zamandır aradığım CD’yi buldum ve dinliyorum. Afrika’da Portekizce konuşulan beş ülkeden birisi olan Cape Verde’den Irmaos Verdades. İlk şarkının romantizmi beni Hint Okyanusunun derinliklerine çekiyor. Mozambik’in maviliklerinde ve kadınlarının güzelliklerinde dalıp kaybolup gideceğim…

Güneş, kıpkırmızı bir gökyüzünde batıyor ve yukarılarda incecik bir yeniay beliriyor.

Memleketten binlerce kilometre uzakta, Afrika’nın bir köşesinde satın aldığım taze balığı, pişirmesi için restoran sahibine teslim ederken ister istemez 1984’lere geri dönüyorum. Aklıma dokuz günlük Foça–Antalya turumuz geliyor. Biri bayan üç kişi, eski bir arabanın içinde kampinglerde konaklayarak harika bir tatil yapmış, gece dalışları sırasında vurduğumuz balıkları ertesi gün, restoranlarda pişirterek hem balığa doymuş, hem de tatilimizi çok ucuza getirmiştik. O günler çok geride kaldı, birçok şey doğanın değişmeyen yasasına uyarak değişti ve ben de doksanların ikinci yarısından sonra, hiç bir canlıyı bilinçli olarak öldürmemeyi ilke edindim.

Terastaki ortam çok güzel. Harika bir günbatımı izliyoruz. İspanyolca ve Portekizce bilmediğim, bu işe zaman ayırmadığım için çok pişmanım. Bu konunun üzerine mutlaka eğileceğim ve Cape Verde’ye de gideceğim. Orada olağanüstü güzel bir atmosfer olmalı ki, böylesine enerji dolu güzel bir müzik yapıyorlar.

PUŞKAR: RAJASTAN ÇÖLLERİNDE BİR VAHA

İnsan, Hindistan’ın Ganj kıyısındaki kutsal kent Varanasi’de hinduizmin görselliğini en derin tonlarında yaşarken, yadırganacak boyutlardaki temizlik anlayışını tiksinti ile karışık bir duyguyla hoş görebiliyor ama buradaki Hindistan çok daha farklı. İnsanda hoş duygular yaratan, sıcacık, tertemiz bir şey.

Kalacağım hotele yürürken aslında tüm kasabayı da görmüş oluyorum. Rahatça yürünülebilen, küçük bir yer burası. Hindularca kutsal bir hac yeri olan gölün kıyısında, göle inen merdivenleriyle sayısız gat (Hindu inancına göre yıkanma ve dua için gelinen yer) var. Aynı gatları, Varanasi’de kutsal Ganj Irmağının, Khajuraho’da da küçük gölün kıyısında görmüştüm.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Otelim Bharatpur Palace, bu kutsallığın içinde eski dönemlerden kalma sade bir saray yavrusu gibi. Girişteki emniyetli alan, motorsikletliler için ideal bir park yeri. Küçük beton avluya bakan odalar, maviye boyanmış çift kanatlı ahşap kapılarla örtülmüş. Dar bir beton merdivenden üst terastaki odalara çıkılıyor. Banyolu odada ısrar edince, mecburen caddeye bakan girişin üzerindeki odayı almak zorunda kalıyorum. Odamdan yandaki odaya açılan çift kanatlı bir iç kapı daha var ama kilitli. Ahşabın aralıklarından büyük bir yatak olduğu görülüyor. Dilerim misafirim olmaz.

Öğle yemeğini backpacker’ların tercih ettiği Om Şiva Restoranın açık büfesinde yiyorum. Ne kadar yiyebilirsen ye sadece kırk rupi (bir dolardan az). Bence keyifli bir şey. Dal dedikleri mercimek çorbalarına bayılıyorum. Domates çorbalarını şeker karıştırarak yaptıkları için pek hoşuma gitmiyor.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

İnsan, Hindistan’da birazcık olsun hijyenik koşulları göz ardı edemezse rahat olamıyor. Anadolu insanı olarak biraz alışkanlığımız var ama burada en sıradanından en lüksüne kadar tüm yemek yenecek yerlerin mutfakları uygun hijyenik koşullardan oldukça yoksun. Bu nedenle mümkün olduğunca pişmiş ve kabuklu yiyecekleri tercih ediyorum. Yemeğin sonunda, küçük bir kap içerisinde getirdikleri muz tatlısı çok enfes.

Akşam üzeri yine sokaklardayım. Ana caddenin her iki tarafı turistik eşya satan dükkanlarla, küçük restoranlarla dolu. Herkes sıcakkanlı. Canlı ve dinamik bir atmosfer var.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Yürüyerek gölün doğu kıyısındaki gat’a gidiyorum. Günbatımının izlenebileceği en güzel noktalardan biri olan bu yer, sanki gizli bir anlaşmayla yabancı gezginlere bırakılmış gibi. Burada ritüel için gelen hindu görmek mümkün değil. Etraftakilerin büyük çoğunluğu genç gezginler. Çoğunun da saçları rastamanlar gibi tiftik tiftik. Beyaz ve hintlilerden oluşmuş bir perküsyon grubu güzel bir ritm tutturmuş, doğaçlama gidiyorlar. Güneşin kutsal gölün üzerinde batışı gerçekten harika. Müzikle bütünleşen, ayrıcalıklı, sevgi ve huzur dolu bir zaman dilimi.

Gecenin ilk saatlerinde sarayımın balkonundan gölü seyrediyorum. Göl son derece sakin, dümdüz. Gatlara bırakılmış mumların ışıkları muhteşem bir görüntü yaratıyor. Gecenin sessizliğinde, yan taraftaki gattan gelen mistik ilahinin sesi, ruhumun derinliklerine işliyor. Ben bir garip gezgin, memleketimden binlerce kilometre uzakta, vatandan ayrılışımın birinci haftasında, Puşkar’da yalnız başına…

Bu kutsal kentte, çok yoğun bir mistizmi en derinliklerimde hissettiğim, içimdeki öze dokunduğum müstesna bir zaman dilimi. Geç saatlere kadar uzun uzun içimdeki ben’i sorguladığım huzur dolu bir gece. Böylesine müstesna bir güzelliği bana yaşattığı için O’na sonsuz şükranlar.

Also posted in KEŞİF NOTLARIM

LESOTO’DA BİR KÖY

Şoförümüz, sınır noktasında, pasaportlarımızı damgalatıp geliyor. Güney Afrika sınır binasından sonra, yolun eğimi ciddi bir şekilde arttığından, sadece dörtçeker araçların geçişine izin veriliyor. Yol, döne döne sürekli yükseliyor. Son virajı dönüp düzlüğe çıktığımız zaman ‘Afrika’nın en yüksek pub’ı’ yazan Sani Pass Pub’ı görüyorum. Az ileride Lesoto sınır noktası var. Şoförümüz yine pasaportlarımızı alıp gidiyor. Hava beş dakika öncesinin tam tersine güneşli ve pırıl pırıl. Biraz aşağımız ise tamamen bulutlarla kaplı. Geçide doğru ilerleyen bulutları, Lesoto yönünden esen sert bir rüzgar engelliyor.

Leshoto, sınırları bir başka ülke tarafından kuşatılmış küçük bir devlet. Güney Afrika’nın sınırları içinde. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Dış yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Ülkenin erkeklerinin çoğu, Güney Afrika’daki elmas ve altın madenlerinde ayda 25-30 dolar gibi düşük ücretlerle çalışıyor.

Onbeş kilometre ilerideki bir Leshoto köyüne gidiyoruz. Yuvarlak planlı, tek odalı, çatısı dallarla kapatılmış kulübelerden oluşuyor. Hiç yeşilliğin olmadığı, sert rüzgârların dövdüğü bir yer burası. Tek geçim kaynakları koyun yetiştiriciliği. Koyun yününden yapılmış battaniyelerine sarınmış durumda oturuyorlar. Güneş olmasına rağmen ikibinbeşyüz metrenin üzerinde bir yükseklikte olduğumuz için hava oldukça serin. Şoförümüz ziyaret edeceğimiz köy evinde nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bilgilendiriyor. Ziyaret sonrasında arzu edersek ev sahibine bir miktar para bırakabileceğimizi de ilave ediyor.

Girdiğimiz kulübe tek gözlü bir odadan ibaret. Kapısı sert kuzey rüzgârlarından korunmak için güneye açılmış. Köy, ormana çok uzak olduğu için odun sıkıntısı var. Bu yüzden ısınmak için tezek kullanıyorlar. Odanın ortasında, üzerinde tezek yanan bir metal kap var. Girişin tam karşısında mutfak olarak kullandıkları bir bölüm, sağ tarafta bir yatak. Son derece basit bir ev ortamı. Aküye bağlanmış bir araba teybi görüyorum. Dumanın çıkabileceği bir baca olmadığı için tavan simsiyah.

Rehber şoförümüz, köy yaşamı hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra, evde ekmeğin nasıl yapıldığını anlatıyor. Ev sahibesi, metal kapağı ve altındaki sıcaktan sararmış gazete kâğıdını da maşayla kaldırınca, keke benzer, nar gibi kızarmış ve dilimlenmiş ekmek görünüyor. Büyükçe bir kaç dilim ekmek, pubtaki öğle yemeğimiz için paket yapılıyor.

Afrika’nın en yüksek Pub’ının otoparkı oldukça kalabalık. Restoran kısmında ve lobide ayakta bekleyenler var. Dışarıdaki verandaya çıkıyorum, güneşlenenler var ve tamamı beyaz. Üç kız çocuğu olan bir anne, Nikon makinemle ilgileniyor. Yerde oturuyorlar, bir bira alıp yanlarına oturmak için izin istiyorum. Lodge’ta tam pansiyon kaldığım için güzel bir öğle yemeği paketim var. Bira almak için barda beklerken, barın duvarına yapıştırılmış çok sayıda kâğıt paranın arasında gözüme Atatürk resmi olan bir para takılıyor; beşyüzbin Türk Lirası. Üzerine okuyamadığım bir şeyler yazılmış.

Büyük grubun aracı hareket etmek üzere iken veranda tamamen boşalıyor. İki aile ile birlikte, büyük masalara geçiyoruz. Güzel bir sohbet başlıyor. Haftasonu tatili için gelmiş Güney Afrikalı çiftçiler. Şekerkamışı yetiştiriyorlarmış. Bayanlardan biri, Afrika’daki gezimin sekiz ay süreceğini duyunca; ”n’olur beni de sırtçantanın şu gözüne al” diye takılıyor. Erkeklerden biri, çocuklara kola, kendisine ve bana bira alıp geliyor.

Afrikanlar, Avrupa’daki akrabaları kadar soğuk değiller, aksine daha konuşkan ve sıcakkanlılar. Belki de dünyanın uzak bir ülkesinde yaşamanın getirdiği bir durum; yalnızlıklarını karşılaştıkları diğer beyazlarla gidermeye çalışıyorlar.

Dönüş saati geliyor, Afrikan aileler ile vedalaşıyorum. Dörtçekerimizle geçitten aşağıya inmeye başlayınca tekrar bulutların içine giriyoruz. Isı hissedilir bir şekilde düşüyor. Sınır noktasını geçtikten sonra pasaportlarımız dağıtılıyor. Pasaportumda, Leshoto’ya giriş-çıkış damgam var.

FARUK BUDAK

Also posted in KEŞİF NOTLARIM

BİR HİNDİSTAN GECESİ

Pembe Şehir Jaipur’un Dayanılmaz Güzelliği

Bir Hindistan gecesinin başlangıcındayım. Hindular evlerinin bahçelerinde, caddelerde, sokaklarda ateşler yakarak yarınki kutsal günü kutlamaya başlıyorlar. Holy (Colour Festival), birbirlerinin üzerine renkli boyalar atarak kışın bitişini kutladıkları özel bir gün. Hava sıcaklığının otuzbeş derecelerde dolaştığı bir ülkede insan ister istemez, “bu nasıl bir kış bitişi” diye sormaktan alıkoyamıyor kendini.

Karşımda, uzaktaki tepelerin üzerine yükselmiş enfes bir dolunay, arka fonda gece kuşlarının inanılmaz tonlardaki “ben buradayım” deyişleri, şehrin değişik noktalarında yanan ateşler, sanki bambaşka bir dünyanın eşiğinde olduğumu ruhumun derinliklerine kadar hissettirdiği mistik bir atmosferin görsel unsurları. Gezi boyunca çok güzel şeyler yaşayacağım duygusu, mutluluk dolu bir ürpertiye dönüşüyor. Bugün dolaştığım Eski Şehrin güzelliğinden dolayı zaten sarhoş olmuş bir haldeyim.

Pakistan sınırındaki Rajastan eyaletinin Jaipur şehrindeyim. Güne Eski Şehri (Old City) çevreleyen surlardaki yedi giriş kapısından biri olan Sanganeri geçip neredeyse otuz metre genişlikteki bulvarda yürüyerek başlıyorum. Her taraf kutsal ineklerle dolu. Tüm sur duvarları ve görebildiğim bütün yapılar pembe renkli taşlardan yapılmış. Bulvarın her iki yanındaki yüzyıllara tanıklık etmiş ama şimdilerde bakımsızlığın pençesinde iyice harap hale gelmiş pembe ve portakal renkli yapılar, insanı bir masal alemindeymişçesine büyülüyor. Her biri, Boğaziçi yalıları gibi muhteşem.

Yerleri süpürmeye çalışan renkli sariler içindeki hintli kadınlar, enfes fotoğrafik görüntüler veriyor. An’ı yaşıyorum. Kendimi Hindistan denilen o koca ırmağın sularına bırakma zamanı. Akıntıyla sürükleniyorum.

Sol tarafımda insanı hayrete düşüren güzelliği ve şirinliği ile Hawa Mahal’i (Rüzgar Sarayı) görüyorum. 1700lerin sonunda inşa edilmiş bu beş katlı yapının en görkemli tarafı, caddeye bakan yüzü. Daracık pencereli küçük kafesler, City Palace’da oturan Rajanın haremindekilerin şehirdeki günlük yaşamı izleyebilmeleri için özenle yapılmış.

Fotoğraf çekmek için yapıya yaklaştığımda, biraz önce özel otobüslerinden inen Alman turist grubunu kaçırmamak için acele ile ortaya çıkan bir kobra yılan oynatıcısı, elindeki kavalı üflemeye başlıyor. Kobra dışarı çıkmaya başlayınca, ben de diğerleri gibi fotograf makinamı çıkartarak, oyunun birinci perdesinde bana verilmiş rolü oynuyor ve deklanşöre basıyorum. Rolüm bitip te sahneyi terk etmeye çalıştığım anda, oyunun ikinci perdesi kaçınılmaz bir şekilde hemen başlıyor. Bir başkası, “fotoğraf çektin, para vereceksin” nidalarıyla üzerime geliyor. İşte tahmin ettiğim “olmazsa olmaz”. Böyle bir gösteri için zaten kabul edilebilir limitler içinde bir şeyler ödemem gerekiyor. Bakalım ne kadarla kurtulabileceğim? Sorduğumda, ikiyüz rupiden kapıyı açıyor. Ben de en düşük rakamı teklif ediyorum. On rupi. “Sabah olduğu için okey”.

Geldiğim yönde, biraz daha yürüyünce Eski Şehrin ortalarında yer alan City Palace’a geliyorum. Şehrin gürültüsünü geride bırakarak, Sarayın pembe duvarlardan oluşan labirentlerinde, kuş seslerinin dayanılmaz ferahlığında kaybolmak, bu gezide yaşadığım keyifli ayrıcalıklardan bir tanesi. Bu güzel atmosferi yaşamak hoş bir duygu. Eski Rajanın hala sarayın bir bölümünde yaşıyor olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırtıyor. Herhalde, sarayın giriş ücretleri ile gününü gün etmeye devam ediyordur şanslı adam.

Öğleye doğru hava sıcaklığı iyice rahatsız etmeye başlayınca otele gidip biraz dinleniyorum. Bugün, City Palace yakınındaki Şehir Stadyumunda yılda bir kez yapılan “Fil Festivali” var. Kaldığım otelin müdürü “mutlaka gitmelisin” dediğine göre mutlaka gitmeliydim.

Geçit töreni tam zamanında başlıyor. Fillerin süslemeleri son derece gösterişli. Rengarenk kumaşların bağlandığı uçları kesilmiş dişleri bile bir renk cümbüşü içerisinde. Alınlarındaki kaplan figürleri, rengarenk çiçekler, mistik desenler bu sakin hayvanları bir kat daha sevimli kılıyor. Bembeyaz giysiler içindeki sürücüleri de filler kadar haşmetli görünüyor. Savaşçılar, geleneksel kıyafetleri ile atların, develerin üzerindeler. Rajastan’ın değişik yörelerinden gelmiş çeşitli dans grupları oynayarak gösteri konvoyunda ilerliyor.

Geçit töreninin bitiminden sonra filler tribünlere yanaşarak seyircileri selamlıyor. Ardından ilk dans gösterisi başlıyor. Savaştan dönen kocalarını karşılayan Rajput kadınlarının dansıymış. Coşkulu, sevinç yüklü bir dans. Dansçı bayanların arasında beyaz bir genç kız da var.

Sekiz ayrı grubun geleneksel dans gösterileri, fillerin yarışları ile geçen dolu dolu iki saat. Festivalden çıktığımda, beni stadyuma getiren rikşacının hala beklediğini görüyorum. Beraber otelime dönüyoruz.

İşte Hindistan, tekrar önümden akıp gidiyor.

Also posted in KEŞİF NOTLARIM