Category Archives: PROJE YÖNETİMİ

TOPLUMSAL ROLLERİMİZ

(Bir Kişisel Gelişim Yazısı)

Yaşamın özü oyundur. Oyun dediğimiz şey ise bir rolü oynamaktır. Yaşamın özünde oyun, oyunun özünde de roller vardır. Bir toplum içinde yaşadığımızda ister istemez birçok dışsal rol kostümünü kendimizde barındırmaktayız. Farkında olmasak ta günlük yaşamımızda birden çok role sahibizdir. Bu rolleri fark edebildiğimiz anda, yaşamın kendisinin temelde bir oyun olduğunun da farkına varmış oluruz.

Roller, yaşam içinde farklı durum ve koşullara göre değişir. Bu da yaşamdaki çeşitliliği arttırır. Toplum içinde yaşamanın bedellerinden biri de toplumsal rollerimizi iyi oynayabilme zorunluluğumuzdur. Evinizde, aile ortamınızda anne ya da baba rolündesiniz ve bu rolün belirlenmiş, istenen davranış kalıpları olduğunu bilmektesiniz. Belki de gerçek yaşamınızda resmi bir kişiliğiniz yok ama iş yaşamınızdaki rolünüz resmiyet gerektirmektedir. Evinizde gösterdiğiniz rahatlığı, iş ortamında gösteremeyebilirsiniz. Belki siz kişilik olarak resmi, ciddi bir karaktere sahip değilsiniz ama bir iş görüşmesine gittiğiniz ya da iş toplantısına girdiğiniz zaman bu türden bir rolü oynamak zorundasınız; vurgulamaya çalışacağımız nokta da burası. Dostlarınızın yanında daha içtensiniz; daha samimisiniz ama bu davranışınızı iş arkadaşlarınız, yöneticiniz ya da patronunuza aynı şekilde sergileyemeyebilirsiniz. Erkek ya da kız arkadaşınıza davrandığınız gibi, diğer arkadaşlarınıza davranamayabilirsiniz. Çocuğunuza davrandığınız gibi yöneticinize davranamazsınız. Her insanın kendi algı boyutuna göre bu rolleri anlamlandırma yetisi vardır. Örneğin bir anne, çocuğu ile arkadaş gibi olmayı düşünmekte iken, bir başka anne çocuğuna karşı resmi ve otorite sahibi olması gerektiğini düşünmektedir.

Oyunu çok ciddiye aldığımız zaman rollerin de yaşamımızda kalıcı olmasına neden oluruz. Rolleri ciddiye almak ya da takılmak, o rolün kölesi olmak demektir. Öncelikle yaşamın kendi içinde oyunlar barındırdığı farkındalığına erişirsek, işte o zaman kişisel gelişime daha çok açık olmaya başlarız.

Çocuğuna karşı otoriter davranmakta olan bir anneyi ele alalım. Anne istediği sonuçlara ulaşamamakta; çocuk, annesinin sevmediği ya da onaylamadığı türden davranışları sergilemeye devam etmektedir. Anne, bu durumda kendisinin iyi bir anne olmadığını ya da iyi annelik yapamadığını düşünebilecektir. Bu örneği vermemizin sebebi, oynadığımız rolleri ciddiye almakla onları kalıcı kılabileceğimizi göstermektir. Burada anne, otorite rolünü kendi ile bağdaştırmış ve onun karakteri olduğunu düşünmekte, bu yüzden de bu rolü değiştirmek yerine onu kabul edip, kendini negatif duyguların esiri haline getirmektedir. Oysa otorite rolünü değiştirip, çocuğu ile dostluk ilişkisine girmeye başlasa, çocuğu da değişecek, gelişecektir.

Yaşam dinamiktir. Çünkü gelişim yaşamın her anındadır. Sürekli olarak müdür, sürekli olarak çalışan pozisyonunda ya da aynı iş yerinde sürekli olarak kalmayacaksınız. Hayatınıza girip çıkan insanlar da değişecektir. Eğer anne ya da baba iseniz, bir gün torun sahibi olacaksınız, eğer olmazsanız da çocuklarınız değişecek; onlara karşı sergilediğiniz roller belki de bir gün onlarla iletişim kurabilmeniz için işe yaramaz hale gelecektir. Yeni dostlarınız olacak, belki onların rolleri, davranışları, şimdiki dostlarınızdan farklı olacak, siz değişmeseniz bile etrafınızdaki ortam ve insanlar değişecektir.

Yaşam bilinci; dengede olabilecek farkındalığa erişmektir. Yaşamak hem oyun oynamak, hem de oyunun gerçekliği ile karşılaşmak dengesinde sürdürülmelidir. Yaşamımızda memnun olmadığımız ya da istediğimiz sonucu vermeyen olaylar yaşıyorsak, sadece o olaylardaki rollerimizi değiştirmek, olayların değişmesine yardımcı olur.

Her kim olursanız olun, eğer yaşamınızda memnun olmadığınız sonuç ve durumlar, etrafınızda size istediğiniz gibi davranmayan insanlar varsa, bunun sebebi, o ortam ve insana göre gereken rolü sergileyemeyişinizden başka bir şey değildir. Sorumlu ise her zaman sizsiniz. Karşınızdaki insanın sizden ne istediğini anlamak; bu anlayışa göre davranmak ise farkındalık dediğimiz olgudur.

Yaşam, ne çok fazla ciddiye alınmalı, ne de umursanmamalıdır. Yaşamı gerçek bir oyunmuş gibi görmek, kişisel farkındalıktır.

Dr. Faruk BUDAK

Also posted in KİŞİSEL GELİŞİM

İŞ YAŞAMINDA FARKINDALIK – 3

AYNALAR
Günlük yaşamımızda “tesadüf” olarak nitelediğimiz birçok küçük olay, aslında görmek istemediğimiz ve görmekten kaçındığımız işaretlerin birer yansımasıdır. Bizim dışımızdaki her şey, bizi bize yansıtan aynalarımızdır.

Bu, sizin için yeni, karmaşık ve anlaşılması zor bir bilgi olabilir. Nedir aynalar? Temeli nedir?

Pozitif enerji pozitifi, negatif enerji de negatif enerjiyi çekmektedir. Negatif düşünmeye başladığınız an, sanki bir zinciri tutmuşsunuz gibi zincirin diğer başka negatif halkalarına yani negatif düşüncelere de yakalanırsınız. Ve düşünce tarzınız gereği doğal bir sonuç olarak ta etrafınıza negatif enerjili insanları ve olayları çekersiniz. Bunu asla unutmayın, her şeyi DÜŞÜNCE yaratır, yani sizin düşünceleriniz. Ve siz bu olay ve insanları, kendinizin size çektiğinin farkında bile olmazsınız. Çünkü orada olmayı seçtiğiniz negatif düşünce platformu, bu olaylar ve insanlarla doludur.

Pozitif düşündüğünüz zaman; beraberindeki zincirle pozitif düşünceleri de kendinize çekersiniz. Bu düşünce platformunda pozitif olay ve insanları da… Öyleyse; sizin dışınızdaki insanlar ya da olaylar; sizler için artık terk etmemiz ve eskide kalmış olması gereken bir inanç olan “tesadüf” değil; farkındalığı daha yüksek olma halini seçmiş olan insanın; kendi düşünce boyutu ile kendine çektiği olay ve insanlardır. Yani çevrenizdeki insanlar tesadüf sonucu yakınınıza gelmiş kişiler değil; düşünce boyutunuz ile aynı frekansta olup size doğru çekilen kişilerdir. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” deyişi bu açıdan önemlidir.

Etrafınızdaki insanların nelerinden şikâyet ediyorsunuz? Nelerini sevmiyorsunuz? Biraz düşünün. Aslında şikâyete hiç hakkınız yok. Aslında onlar sizin aynalarınız. Çünkü onlar, size kendinizle ilgili kabul edemediğiniz şeyleri yansıtmakta oldukları için umursuyorsunuz, yoksa umurunuzda bile olmazdı. İşte bu yüzden etrafınızdaki bazı insanlara kızıyor ve sinir oluyorsunuz. Etrafınızdakilerden şikâyet etmek, insanların size hangi özelliklerinizi yansıttığını görememek demektir. Şikâyet etmek, sorumluluktan kaçma; kendi algılama boyutlarınızın ötesine geçememek, farkındalığa varamamak, iç dünyanızı bilememek demektir.

Size değersiz bir insanmışsınız gibi davranan bir insanı düşünün. Bu insan sizin hayatınızda tesadüf sonucu olarak mı var? Yoksa… Onun, hayatınızda tesadüf sonucu olmadığını ona kızmanızdan anlayın. Bu insan tesadüf sonucu olmayan bir düzenleme ile sizin hayatınıza girerek, farkında olmadan size vermek istediği ve sizin de ondan almanız gereken bir dersi vermeye çalışıyor. Eğer siz bunun farkında olmazsanız; o insanı hayatınızdan çıkarsanız bile o insanın özelliklerine sahip başka bir insan ya da olaylar zinciri, sizin hayatınıza girip aynı sıkıntıları size yaşatacak demektir. Bundan kaçmanıza asla imkan olmayacağını da iyi biliniz.

Tesadüf asla yoktur; sadece siz olgun bir insan olarak farkında olamadığınız olaylara “tesadüf” etiketi yükleyerek kolaycılığı seçmektesiniz. Burada önemli olan nokta; olaylardaki işaretlerin farkına varabilmek ve bu farkındalık ile kendinizi bir üst platforma yükseltebilmektir. Sizin aynanız olan bu insan, siz kendinize değer vermediğiniz için sizin hayatınızda. Çünkü size bunu göstermek için var, gerçekte sizi değersiz kılmak için değil. Bunu fark ettiğiniz anda farkındalık sürecine girersiniz. İşte “ayna” dediğimiz şey, çıkmaz gibi görünen labirentin duvarlarında gizlenmiş geçiş kapısıdır.

Hayatınızdaki her kez ve her olay sizi size yansıtan aynalarınızdır. Tesadüfler yoktur ama fark edilmeyen işaretler vardır. İşte bu işaretler aynalardır… Aynalar sizin dışınızdaki her şeydir ve siz bu aynaların merkezindesiniz.

Dr. Faruk BUDAK

İŞ YAŞAMINDA BEKLENTİLER

Çoğu zaman etrafımızdakilerden, takım arkadaşlarımızdan, yöneticimizden, patronumuzdan, birilerinden bir şeyler beklemekteyiz. Beklenti içinde olmak, karşılıklı bir alışveriş gibidir ve alışverişte olduğumuz karşı taraf bize istediğimizi vermediğinde kızar, öfkelenir ya da kırılırız.

Aslında, beklentiler içimizde taşıdığımız eksikliklerdir. Başkasından beklentide olduğumuz her şey, bizim kendi içimizde eksik olduğumuz bir yöndür. Yaşamımızın büyük çoğunluğunda hayal kırıklıkları, incinmeler, üzüntülerle karşılaşmamızın tek sebebi, beklentilerimizdir. Takdir edilme ve beğenilmeyi bekleriz. Değer görmeyi bekleriz. Övülmeyi bekleriz. Sevilmeyi bekleriz ve karşı taraf bizi istediğimiz ölçüde sevmediğinde, hayal kırıklıkları ya da kızgınlıklar yaşarız.

Yaşamımızda çok zaman birilerinden hep bir şeyler beklemekteyiz. Fakat çok zaman beklentide olduğumuzun farkında değilizdir, işte bu yüzden de suçlamalarımızı hep karşı tarafa yöneltiriz. Ona öfkeliyizdir çünkü o değerimizi bilmemiştir, yeterli övgüyü göstermemiştir. İş yaşamımızda da, özel yaşamımızda da çoğu zaman bu beklentiler tarafından kuşatılırız. Böylece ilişkiler bir tür karşılıklı alışverişe dönüşmektedir; ama bunun farkında olabilmemiz oldukça güçtür. Kırgınlıklarımızın, üzüntülerimizin, hayal kırıklıklarımızın aslında bizim karşılanmayan beklentilerimizden kaynaklandığını çok zaman bilmemekteyiz.

“Beklentiler, içimizde taşıdığımız eksikliklerdir” demiştik. Beklentilerimizin farkında olup kendimiz ile yüzleşerek onları iyileştirmeye çalışmak, yüreğimizde gerçek sevgiye yer açmaktır. Böylece ilişkilerimiz artık alışveriş değil, sevgi ilişkileri haline gelir. Demek ki kendimizi yeteri kadar sevmemekte ve birilerinden bizi sevmesini beklemekte ve bu beklentimiz karşılanmadığı zamanda kırılıp üzülmekte ya da öfkelenmekteyiz. Demek ki kendimize yeterli değeri vermemekte ve birileri tarafından değerli görülmek istemekteyiz. Demek ki kendi yaptığımız işi yeteri kadar beğenmemekte ve övgüye ihtiyaç duymaktayız.

Kendi içimizde kendimizle ilgili taşıdığımız her eksiklik, kendi dışımızda başkasından beklediğimiz bir duygu halini almaktadır. Ve biz çok zaman bunun farkına varıp içimizde o duyguyu iyileştirmeye değil, bunun yerine karşıdaki insanı suçlamaya, ona kızmaya çalışarak başımızı kuma gömmeye devam etmekteyiz. Kişisel gelişimde atılması gereken önemli bir adım, beklenti farkındalığına ulaşmak ve kendimizi iyileştirme yoluna gitmektir.

Kendini sevmeyen, başkasını da sevemez. Kendine değer vermeyen, başkasına da değer vermez. İçimizde taşıdığımız duygularımızın dış dünyada yansımaları da bu şekilde olmaktadır. Kendi içinde mutlu olmayan bir insan, başka biri ile de mutlu olamaz. Fakat bunun farkında olmadığı için, kendi içinde mutluluğa ulaşmak yerine, karşı insanı onu mutlu etmediği için suçlamaya başlamaktadır. Kendine değer vermeyen bir insan, dış dünyasında ne kadar değer görürse görsün, bir türlü istediği değeri alamadığını düşünmeye başlayacak ve de kendinde değer duygusunu pekiştirmek yerine, diğer insanları ona değer vermedikleri için suçlama yoluna başvuracaktır.

Dünyanın neredeyse bütün eski tapınaklarının girişinde yazan “Kendini Bil”, “Kendini Tanı” bizim ulaşmamız gereken farkındalığı işaret etmektedir. Önce beklentilerimizin farkına varmamız gerekir. Beklentiler yaşamımızın her alanında vardır. Biz karşımızdaki insandan ne beklemekteyiz. Bunu neden beklemekteyiz; niçin buna ihtiyaç duymaktayız? Karşımızdaki insana neden kızmaktayız ya da neden onu suçlamaktayız? Onda görmek istemediğimiz şey nedir? Bu kızgınlık ve suçlama ile onun bizde yarattığı hangi duyguya tepki vermekteyiz?

İnsan, beklentilerinin farkına varmaya başladıktan sonra beklentilerini kendi içinde iyileştirme yoluna da girmeye başlamış demektir. İçine döner ve hangi beklentide olduğunu keşfeder. Ardından “Kendi Kendine Terapi süreci başlamaktadır.

Yaşamımızda kendimizin ilacı da, doktoru da yine sizsiniz.

Dr. Faruk BUDAK

Kendini Sevmek

Çağımızın metropol insanı olarak içine düştüğümüz yanılsamalardan biri de maalesef kendimizi sevdiğimizi, kendimize saygı duyduğumuzu sanmakta oluşumuzdur. Kendini sevmek, insanın yaşamında karşılaştığı birçok sorunun çözümü ve çektiği acıların ilacı demektir. Kendini sevmek, bir insanın kendine verebileceği en yüksek değer ve en güzel hediyedir.

İster özel yaşamınızda olsun, ister iş hayatınızda olsun, yaşadığımız birçok ilişkide sorunlarla karşılaşmaktasınız ve tüm bunların sorumluluğunun da karşınızdakilerde olduğunu düşünmektesiniz. Bense, size belki de şu ana kadar hiç aklınıza getirmediğiniz bir şeyi söylemeye çalışacağım. Yaşadığınız ilişkilerin çoğunda, suç ta, sorumluluk ta çoğu zaman sizdedir ve tüm bu sorunların görünmeyen yüzünde de “kendinizi yeterince sevmemek” yatmaktadır. Oysa siz kendinizi sevdiğinizi sanıyordunuz değil mi?

İkili ilişkilerinizde birtakım sorunlar yaşıyorsunuz, örneğin karşınızdaki insanın size değer vermediğini düşünüyorsunuz; daha önceki bir yazımızda demiştik ki diğer insanlar bizim için birer aynadır. Gerçekte siz kendinize ne kadar değer veriyorsanız sizin dışınızdaki insanlar da size aynalık yaparak sizin kendinize verdiğiniz değeri yansıtmak için, size aynı derecede değer verecektir.

Siz kendinize yeterli değeri vermediğinizde, diğer insanlardan sizin kendinize veremediğiniz bir şeyi size vermelerini nasıl bekleyebilirsiniz? Tüm ikili ilişkilerde ortaya çıkan sorunlar gerçekte direk olarak sizin kendiniz hakkındaki inançlarınız, tutumlarınız ile ilgilidir. Karşınızdaki insan size istediğiniz değeri vermiyor çünkü siz kendinize yeterli değeri vermiyorsunuz.

Kendine değer vermek, kendini sevmek ile alakalı bir duygudur. Kendini sevmek ilk başta kendini her halin ile kabul edip, kendine yetebilmek demektir.

İlişkilerinin birçoğunda karşılıklı beklentiler vardır. Birçok ilişkide yaşanan en büyük sorunları da işte bu beklentiler yaratır. Siz karşınızdaki insandan bir şeyler beklemektesiniz. Bu yüzden de ortaya hayal kırıklıkları, sorunlar ve çatışmalar çıkmaktadır. Karşınızdaki insandan manevi beklentiler içine girdiğiniz zaman hayal kırıklığına uğrama olasılığınız da artmaya başlar.

Hayal kırıklığı ve sorunların ortaya çıkması, gerçekte sizi iyileştirmek ve kendi bütünlüğünüzde neyin eksik olduğunun işaretlerini vermek için Evren tarafından size sunulan birtakım sinyallerdir. Hayal kırıklıkları ve sorunların ortaya çıkması çok normaldir çünkü siz başkalarından beklenti içine girerek kendi bütünlüğünüzü parçalamaktasınız. Başka insanlardan beklentileriniz, gerçekte sizin kendiniz ile alakalı içsel eksikliklerinizin bir göstergesidir. Kendini sevmek, kendi değerini bilmek ve kendini ruhsal olarak kimseden bir şey beklemeden tatmin edebilmek demektir. O zaman siz sorunları aşarsınız çünkü ruhsal olarak kendinize yetmekte olduğunuz bir platforma yükselmişsinizdir.

Kendini sevmek, beklentileri aşan bir duygu, gerçek bir aşk hikâyesidir. Siz kendinizi sevdiğinizde karşınızdakinin size yeterli değeri verip vermemesi sizi ilgilendirmez bile. Çünkü o değeri siz zaten kendinize vermektesiniz, o değerin ruhsal tatminini zaten kendi bütünlüğünüzde yaşamaktasınız.

Gerçekte birçok sorunlu ilişkinin, birçok üzüntü ve acının altında “kendini sevmemek” yatar. İlişkilerin birçoğunda yaşanan sorunlar, temelde kendinizi ne derece sevdiğinizin göstergesinden başka bir şey değildir. Kıskançlık bile, kendinizde olan özgüven eksikliğinin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Kendinizi sevdiğinizde eskiden sizi üzen ve acı veren birçok olay, üzerinizdeki eski etkisini kaybetmeye başlar. Çünkü, dış koşulların sizi etkilemesine izin vermeyecek kadar kendinizi sevmekte ve kendinizi üzmeyecek kadar kendinize değer vermektesiniz. İçsel huzurunuz gerçekte başkaları tarafından size verilen ya da sizden alınan bir duygu değil, sizin kendinizi sevme boyutunuzla alakalı bir duygudur.

Kendini sevmek, dışarıdan gelen birçok acı ve üzüntünün sizi etkilemesine izin vermemek demektir. Çünkü siz kendiniz için en önemlisiniz ve kendinizin koruyucu meleğisiniz. Başkalarını sevmek, ancak kendini sevmekle başlayacak bir süreçtir. Kendinizi sevmeden hiç kimseyi sevemezsiniz.

Kendinizi ne kadar sevmektesiniz?

Dr. Faruk BUDAK

YÖNETİCİLER İÇİN FARKINDALIK – 2

HER DÜŞÜNCE ÇIKTIĞI KAYNAĞA GERİ DÖNEN BİR OK’TUR

Çalışma ortamınızdaki biri hakkında kafanızda bir düşünce (olumlu ya da olumsuz bir yargı) oluşturduğunuzda bu düşüncenin size olan yansıması nedir diye hiç düşündünüz mü ya da başkaları hakkında hissettiklerinizin kendinize verdiğiniz şey olduğu hiç aklınıza geldi mi? Olay ve durumlara onlar açısından değil de, kendi düşünceleriniz perspektifinden bakmayı hiç denediniz mi?
Her düşünce, bir enerjidir ve bu enerji fark etseniz de fark etmeseniz de sizi etkilemektedir. Düşünce enerjisinin sizde yarattığı ilk etki, duygulardır.
Diyelim ki ekibinizden birisi sizi hayal kırıklığına uğrattı ve siz o insana karşı öfkelisiniz. Peki, ona karşı hissettiğiniz öfkenin sizde yarattığı hislerin, duyguların, kimyasal değişikliğin farkında mısınız?

Birine karşı öfke duymak, içinizde negatif bir duygu yaratmak ve kişisel enerjinizi düşürmek anlamına geldiğini hiç fark ettiniz mi? Çünkü Evrensellik gereği yaratılan her ve düşünce ve duygu, çıktığı kaynağa geri dönmektedir.

Her düşünce, çıktığı kaynağa geri dönen bir “ok”tur, yay sizin bedeniniz, okçu ise irade ya da zihninizdir.

Birlikte çalıştığınız biri sizi çok kızdıracak eylemler içerisinde, dedikodunuzu yapıp sizi küçük düşürmeye çalışıyor. Doğal olarak bu kişiye çok kızdınız, nefret duygusunu hissetmeye başladınız, içiniz ona karşı kin doldu. Bu duygu ve düşüncelerinizin kendinizle alakalı değil, tamamen o kişi ile alakalı, suçlunun o kişi olduğunu ve kendinizin haklı olduğunu düşünürsünüz. Kendinizi negatif bir duygu ile beslemekte ve bu da doğal bir süreç sonucu içinizdeki nefreti desteklemektedir.  Buraya kadar her şeye normal diyelim ama gözden kaçırdığınız, farkında olamadığınız önemli bir nokta var. İçinizdeki nefret duygusunun o insana etkisi, size olan etkisinden çok daha azdır.

Birine sinir oldunuz, kızdınız ya da öfkelendiniz, gerçekte yaptığınız içinize negatifin tohumlarını ekmekten başka bir şey değildir. İşte bunu bilmek, “düşüncenin farkındalığına uyanmak” demektir.

Gerçekte hiçbir insan, sizin ona kızmanız ya da öfkelenmeniz için yaşamınıza girmemiştir. Karşılaştığınız ya da yaşamınızdaki her insan, size “kim” olduğunuz ile ilgili bir ayna tutmak gibi özel bir görev ile karşınızdadır. Aynalık farkındalığının bilincinde olmak, her insanın boşu boşuna yaşamınızda olmadığını iyi bilmektir. Eğer o insanın size yansıttığı aynadaki içsel resminizi fark edemezseniz, içinize negatif tohumlar ekersiniz. Ya da tam tersi. İçinize sadece negatif tohumlar ekersiniz ve o insanın size yansıttığı aynadaki içsel resminizi fark edemezseniz. Ama fark ederseniz, içinizde o ana kadar dokunmak istemediğiniz bir parçanıza dokunacak ve o olumsuz parçanızı iyileştirmeye başlayacaksınız demektir.

Her niyet, düşünce ve duygu, çıktığı kaynağa geri dönmektedir. Bu yasa, pozitif duygu ve düşünceler için de geçerlidir. Düşünün, güne iyi başladığınızda ve enerjinizi düşürmediğinizde, kendinizi “bomba gibi” hissettiğinizde diğer insanları da etkilersiniz. Birine karşı sevgi hissettiğinizde, içinize sevgi tohumları ekersiniz. İyilikler, güzellikler zaten sevilmektedir. Önemli olan sevilemez olanı da sevebilmektir, gerçekte simya budur, metali altına dönüştürmenin gerçek anlamı budur.

Yaşamınızda başınıza gelen her şey, karşılaştığınız her olay ve durum gerçekte sizin almanız gereken derslerinizdir. Dışsal durum ve olayların sizi etkilemesine izin vermek yerine, onlara olan bakış açınızı değiştirmek, “farkındalık”tır ve yaşamınızdaki birçok sorun ve kaosu da ortadan kaldırabilecek güçtedir.

Dr. Faruk BUDAK

Yöneticiler İçin Farkındalık – 1

AYNALARDA KORKULARIMIZI AVLAMA VAKTİDİR!

Zaman, etrafınızdaki aynalarda korkularınızı avlama vaktidir. Yaşadığınız şu an, farkındalığınızı bir adım daha ileriye taşıma vaktidir. Zaman, şüphelerinizin içine dalarak derinliklerdeki korkularınızı avlama zamanıdır. Zaman, aynalarda kendinizle yüzleşme zamanıdır. “Şimdi”, yaşama bir ara verip onlarla yüzleşme, negatifliklerden arınma zamanı.

Nedir bu aynalar? Aynalar, sizin dışınızdaki herkes ve her şeydir. Şimdiye kadar bilinen şüphe tanımı için yeni bir bakış açısıdır bu; dikkatle gözlemlediğiniz zaman şüphenin aslında bilinenden ne kadar da farklı bir duygu olduğunu ve de şimdiye kadar sandığınızın aksine başkalarından değil, tamamen sizin kendi içinizdeki değer yargılarınızdan, inanışlarınızdan kaynaklandığını göreceksiniz.

Her türlü şüphenin temelinde korkularınız yatar. Şüphe duyduğunuz şey, aslında korktuğunuz şeydir. Tüm şüpheler sizin kendi korkularınızdan doğar. Bastırdığınız, karşılaşmaktan kaçtığınız ya da fark edemediğiniz korkularınız, zaman boyutundaki yolculuğunuzda başkaları hakkında beslediğiniz şüphelere dönüşür.

Günümüz kapitalizminin korkularınızı deşifre edip onlardan kurtulmak için şimdiye kadar sizlere empoze etmeye çalıştığı içe yöneliş, meditasyon gibi tekniklere aslında hiç ama hiç ihtiyacınız yok. İçinizde gizli kalmış korkuları bulmanın çok daha basit bir yolu var. Korkularınızı bulabilmenin yolu, başkaları hakkındaki duyduğunuz şüphelerle kesişir. Örnekleyelim hemen. Sevdiğiniz birinin sizi aldattığından şüpheleniyorsunuz. Aslında siz aldatılmaktan korkuyorsunuz. İş çevrenizdeki birinin sizin hakkınızda dedikodu yaptığından şüpheleniyorsunuz. Aslında, kötü bir etiket sahibi olarak damgalanmaktan korkuyorsunuz. Bir arkadaşınızın sizi dolandırdığından şüpheleniyorsunuz. Aslında siz bir başkasına güvenmekten korkuyorsunuz. Bayan/erkek arkadaşınızın, sevgilinizin sizi eskisi gibi sevmediğinden şüpheleniyorsunuz. Aslında siz sevmek ve sevilmekten korkuyorsunuz.

Şüphe içinde olmaktan sorumlu olan tek canlı, yine kendinizsiniz, size o şüpheyi hissettiren varlık değil. Aynalardaki dışsal yüzleşmelerde ortaya çıkıveren minicik şüpheler, sizin kendi içselliğinizdeki kaygılarınız, korkularınızdır. İçinizi kemiren bu şüphe kurtçukları gerçek değildir ama sizler bedeninizde, ruhunuzda hissetmeye devam edersiniz, ta ki bu gerçeği algılayıp farkındalığa kavuşamadan gerçek olana kadar.

Şüphe, sizin farkında olamadığınız kendi hakkınızdaki inanışları başkalarına empoze etme taktiğidir. Şüphe etmek, insanın kendi korkularını tanımak, onlarla yüzleşmek, onları bilmek, kendisinin ne olduğu hakkında bir farkındalık geliştirmeyerek, kendi korkularını başkalarına ya da başka olaylara yıkabilmek için geliştirdiği bir stratejidir. Şüphe ve korkuları fark etmek, bilinç basamağında bir adım yükselmek, derindeki yaraları, eksiklikleri görüp, bu farkındalık ile onları düzeltmeye adım atmak demektir.

Kişinin psikolojik açıdan sağlıklı oluşu, en belirgin olandan en diplerde gizlenmiş olanlara değin tüm korkularını bulup onlarla yüzleşmesinden geçer. Günümüzün metropol insanı, sorunlarından kurtulmak amacıyla psikologlara koşar yada çözümsüzlüğün içerisinde saplanıp kalarak depresif bir sürece geçer. Aslında içsel huzurdan yoksun tüm bu insanların ilk yapması gereken şey, kendi çabaları ile korkularını keşfedebilmektir. Korku denen görünmez zehir, tüm bedeni sarmalayarak o insanın tüm psikolojik sağlığını bozabilir. Bu gerçeklik bilincine ulaşabildiğinizde, yani sorunun kendi içinizde olduğunu algılayabildiğinizde artık yapılması gereken, kişinin korkularını bulabilmek için kendini gözlemlemesidir. Aynalar, yani kendiniz dışındaki her şey ve herkes, korkularınızın kaynaklarının aranması gereken yerlerdir. Formül çok basit; sadece kendinizin ne olduğunu bilmek… Kendini bilmenin yolu ise başkalarındaki kendinizi keşfedebilmektir…

Her insan kendi dünyasında, kendi dünyasının tek merkezidir. Kendi şüphe ve korkuları ile yüzleşebilen bir kişi, bedensel ve ruhsal açıdan kendini iyileşmeye götürmektedir. Kendini bilmek, bu dünyada bir insanın mutlaka başarması gereken bir “kritik başarı faktörü”dür. Korku ve şüphelerinizi fark ettiğinizde, birbirini tetikleyen korku ve şüphe kısır döngüsünden de kurtulacaksınız.

Şüphe ve korkular, her insanın benliğinde vardır, her insanın hayatını olumsuz etkilemektedir. Bu etkileri en aza indirmek için, insanın kendi iç dünyası ve inançları hakkında farkındalık kazanması gerekir. İş yaşamında da bu farkındalığa ulaşmış yöneticiler, başarı ve mutluluğa ulaşmış, daha büyük başarılara imza atacak farkındalık mimarlarıdır. Çünkü şüphe ve korku kısır döngüsünden çıkabilmiş bir yönetici, daha bilinçlendiğinde, özgüven dolu, cesaretli, pozitif odaklı bir bakış açısına kavuşarak bunu tüm aile, iş sahasına, sosyal çevresine yayacak ve güzel bir örnek olarak kendini yansıtacaktır.

Günümüzde yöneticilerin sadece teorik ve yönetimsel konularda bilinçli olması, yeterliliği sağlamamaktadır. Biliyoruz ki her büyük başarının altında kendini bilen, kendinin farkında olan, kendine inanan bir bireyin imzası vardır.

Dr. Faruk BUDAK

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ – BİR BAŞARI HİKÂYESİ

Ülkemizdeki ilk ve tek “üniversite proje izleme birimi”, sayın Doç. Dr. Engin TIRAŞ’ın (şimdilerde profesör) girişimleri ve Sayın Rektör Prof. Dr. Fevzi SÜRMELİ’nin bu konudaki değerli katkıları sonucu, 2006 yılında ANADOLU ÜNİVERSİTESİ bünyesinde, rektörlüğe bağlı bir birim olarak kurulmuştur. Birimin ana kuruluş amacı, Anadolu Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası projeleri nitelik ve nicelik olarak geliştirmek ve üretilen proje sayısını uluslararası seviyelere çıkarmak olarak belirlenmişti. Proje İzleme Birimi, bu amaca ulaşabilmek maksadıyla üniversite öğretim üyelerine bire bir danışmanlık sunmakta,  yapılandırılmış yüz yüze ve çevrimiçi seminerler düzenlemekte ve bu konudaki basılı, canlı ya da sanal kaynaklara kolayca erişim olanağı sağlamakta.

2007 yılı başından itibaren bu hedefler doğrultusunda, Proje İzleme Biriminin organizasyonuyla, üniversite öğretim üyelerine düzenli olarak proje yönetimi eğitimleri verilmeye başlanmıştır. FABE’nin ve eğitmenimiz Dr. Faruk BUDAK’ın katkıları ile gerçekleştirilen yüz yüze proje yönetimi eğitimleri sonucunda ortaya çıkan tablo, gerçekten bir “başarı öyküsü” olmaya aday.

Proje İzleme Birimi Müdürü Sayın Engin TIRAŞ’ın ifadesine göre, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen proje sayısı 33 iken, bu rakam eğitimler sonucunda edinilen proje yönetimi bilgi ve pratikleri sayesinde proje geliştirme ve öneride bulunmanın teşvik edilmesi ile 64 rakamına ulaşmıştır. 1991-2006 arasındaki 15 yılda üretilen 33 projeyi yıllık ortalamalar açısından değerlendirdiğimizde, yılda sadece 2,2 projenin TÜBİTAK tarafından desteklenecek olgunlukta olduğu görülmektedir. 2006-2008 yılları arasındaki 2,5 yıllık süreçte bu rakamın 64’e ve yıllık ortalamada 25 projeye ulaşması, eğitim sürecinin ne kadar yararlı olduğunu göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. Bu artışı yüzdesel olarak değerlendirdiğimizde, üretilen ve desteklenen proje sayısında eğitimlerden önceki döneme göre % 1000 seviyelerinde, diğer bir deyişle 10 kat artış olduğunu görmekteyiz.

Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen proje sayısı ise, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde sadece 1 iken, bu rakamın 2006-2008 dönemi içinde 13 projeye yükselmesi bu konuda alınan eğitimlerin faydasını istatistiksel olarak gösteren ikinci önemli bir göstergedir.

2008-2009 ve 2009-2010 eğitim yıllarında diğer grup öğretim üyeleri ile devam etmesi planlanan proje yönetimi eğitimleri sonucunda, 2010’lu yıllarda TÜBİTAK ve AB tarafından desteklenecek Anadolu Üniversitesi projelerinin sayısında daha ciddi artışlar meydana geleceği aşikârdır. Bu çabaların da Anadolu Üniversitesi’nin eğitim ve öğretim seviyesini standartların üzerine taşıyacağı, akademik düzeyi daha da yükselteceği, saygın ve ciddi bir üniversite imajını daha da güçlendireceği kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu güzel başarı hikâyesinde, FABE olarak bizim de katkımızın bulunmasından büyük mutluluk duymaktayız.

Kazanılmış Değer Yönetiminin Uygulamadaki Rolü

Projelerin başarıya ulaşmasında geri bildirimin çok kritik bir önemi vardır. Doğru zamanda, doğru geri bildirim proje yöneticisinin problemleri erkenden fark etmesini ve projenin zamanında ve belirlenmiş bütçe içinde bitmesi için gerekli önlemleri almasını sağlar.
Kazanılmış değer yönetimi projenin durumunu ve gidişatını açık ve objektif şekilde ortaya koyması sebebiyle proje yönetiminde en efektif performans ölçme yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır. Yöntem bu özelliğiyle, “aydınlıkta yönetim” olarak da adlandırılır.

Kazanılmış değer yönetimi projenin başarıya ulaşmasında kritik önem taşıyan soruların cevaplanmasında önemli bir rol oynar. Bu sorulara örnek olarak;

* Takvimin önünde miyiz, arkasında mıyız?
* Zamanımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Proje tahminen ne zaman tamamlanacak?
* Bütçenin içinde miyiz, yoksa aştık mı?
* Kaynaklarımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
* Kalan işimiz bize ne kadara mal olacak?
* Tüm projenin maliyeti ne kadar olacak?
* Proje sonunda bütçenin neresinde olacağız? , gibi soruları sayabiliriz.

Bununla birlikte kazanılmış değer yönetiminin projede kullanılmasıyla, projenin bütçenin üzerine çıktığı veya takvimin gerisinde kaldığı gibi sonuçlar ortaya çıkması halinde, proje yöneticisi yine bu sistemden faydalanarak bu problemlerin sebeplerini de tanımlayabilir;

* Problem nerede ortaya çıkıyor?
* Ortaya çıkan bu problemler kritik mi değil mi?
* Projeyi tekrar rayına oturtmak neye mal olacak?

Kazanılmış değer yönetimi tüm bu sorulara cevap verirken aslında bir yandan da iş yaşamının en önde gelen taleplerinden biri olan verimlilik değerlendirmesi ve performans analizlerini de gerçekleştirmiş olur. Bu durumda kazanılmış değer yönetimini proje tipi üretim yapan şirketler için bir performans ölçüm ve analiz yöntemi olarak da tanımlayabiliriz.
Seri üretim yapan şirketlerde şirketin performansını ölçmek, bilinen pek çok parametrenin zaman ve rakiplere göre değişimine bakılarak yapılabilir. Eğer şirket araba, buzdolabı, cep telefonu, diş macunu ya da boya vb. üretiyorsa o şirketin yıllar içindeki karlılığı, üretimi, satışları, bunların mutlak değerlerinin yanında pazardaki payları, rakiplerinin yıllar içindeki eğimleri o şirketin performansını ölçmeye yetecektir.

Oysa uzun süreli projeler üreten ve bunları sabit fiyatlı sözleşmelerle satan şirketler için, performansı ölçmek yukarıdaki parametrelerle mümkün değildir. Projenin doğası gereği, harcamalar yıllara dengeli dağılmamış olabilir, şirket o projeden bazı yıllar zarar edecek, ya da nakit sıkıntısına düşebilecektir. Hatta proje bitiminde fatura kesilecekse, her yıl resmi kar/zarar tablosu çıkarılamayacaktır. Dolayısıyla yıllar içindeki eğim/değişim pek anlamlı bir performans ölçüm göstergesi olamayacaktır. Her bir proje kendine özgü olduğundan, ne şirketin daha önce yaptıklarıyla ne de pazarda rakiplerin yaptıklarıyla bire bir kıyaslanamaz. Genellikle aynı anda, aynı büyüklükte, aynı teknoloji ile, aynı müşteri talebini karşılamak üzere, aynı işi yapan piyasada başka bir şirket de yoktur. Hatta genellikle şirket kendisi de aynı işi geçmişte yapmamıştır. İş aynı görünse bile geçen zaman içinde teknoloji, finans maliyeti, şirketin yeterlilikleri, müşteri ve kullanıcı beklentileri vb. değişmiştir. Bu durumda pazarda ve geçmişte projenin parametrelerini karşılaştıracak başka bir “aynısı” proje daha bulunamayacağından, başka bir projeye kıyasla performans ölçümü sağlanamaz.

Projenin yıllar itibariyle maliyetini, üretimini (inşaatlarda dökülen çimento, gemi yapımında kullanılan saç, yazılım projelerinde satır sayısı vb.), nakit akışını, ilerleme hızını karşılaştırabileceğimiz başka bir proje yoksa, neye göre iyi ya da kötü gidiyor olacağız, projenin performansını neyle ölçeceğiz, neyi baz alacağız? Geriye tek bir yanıt kalıyor: “kendisi”. İşte kazanılmış değer yönetim sisteminin yaptığı bir projenin ilerleyişini kendi kendisiyle kıyaslamak ve projenin planlanana göre ne durumda olduğunu göstermektir.

Projeyi Bir Üretim Faaliyetinden Ayıran Özellikler Nelerdir?

Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş olan PMI (Project Management Institute) tarafından yayınlanan “A Guide To The Project management Body Of Knowledge” ya da daha kısa deyişle PMBOK, projeyi “benzeri olmayan bir ürün ya da hizmet yaratmak için gerçekleştirilen geçici bir çaba” olarak tanımlamaktadır.

Bu tanımdan yola çıkarsak, her şeyden önce proje; geçici, belirli bir sürede tamamlanan bir çabadır. Proje, birkaç günden birkaç seneye kadar değişen bir süreyi kapsayabilir ama kesin olan şudur ki her projenin bir sona eriş tarihi, tamamlanma zamanı vardır. Bazı özel durumlarda projenin başlangıç aşamasında bitiş tarihini kesin olarak belirleyememiş olabiliriz ama yine de gelecekte bir anda tamamlanacak, bitecek ve kapatılacaktır.

Devam eden bir operasyonu, üretim faaliyetini proje ile karıştırmamalıyız. Süregelen operasyon, bitiş süresi bilinmeyen, müşteri taleplerine göre süresiz devam edecek faaliyetlerdir. Firmamızın piyasada oldukça tutulan bir buzdolabı üretim faaliyeti ya da muhasebe departmanının sürekli yaptığı işler bir proje olarak değerlendirilemeyecek faaliyetlerdir. Görüldüğü gibi projeleri süregelen operasyonel faaliyetlerden ayıran en belirgin fark, belirli bir bitiş tarihinin olmasıdır.

Yine PMI’ın proje tanımından devam edersek, proje bir çabadır. İstenen işi gerçekleştirebilmek için insan ve ekipman gibi kaynaklara ihtiyacımız vardır. Bu çabayı ortaya koyacak olan da bir ekip ya da organizasyondur. Bu nedenle ciddi bir planlamaya ihtiyaç duyulur. Başarılı bir proje ortaya koyabilmek, spontane çabalarla neredeyse imkansızdır, biraz hazırlık ve başlangıçta bir planlamaya ihtiyaç duyar.

Son olarak ta, her bir proje, sonuçta tıpatıp aynısı daha önce yapılmamış, farklı, eşi olmayan (ünik) bir ürün ya da hizmeti ortaya koyar. Çıktı olarak adlandırdığımız bu ürün ya da hizmet projenin yapılma nedenidir.

Dr. Faruk Budak

TAKIM OLARAK PROJENİN BAŞARISINA ODAKLANMAK

Başarı, mikro ölçekten makro ölçeğe doğru yayılan bir süreçtir. Başarılı projelerin arka yüzünde, kendi başarılarına inanan proje çalışanlarının imzaları vardır. Kendi başarısına inanan bireyin bu inancı, projenin başarısına olan inancı haline dönüşecektir. Bu düşünceyi makro ölçeğe taşıdığımızda da, başarıya odaklanmış kişilerden oluşan bir takımın başarılı olması da olağandır.

Başarı odaklı olmak için, kişisel özgüvene sahip olmak ve kendine inanmak gerekmektedir. Tüm başarıların arkasında özgüven ve kendine inancın tam olduğu bireyler vardır.

Proje takımında yer alan bir birey, sadece bilgisi ve deneyimi ile değil, aynı zamanda kişiliği ile de projeye katkıda bulunur. Proje takımındaki her bireyin kişisel özellikleri, diğer tüm paydaşların kişisel özellikleri gibi, projenin şekillenmesinde ve olumlu gelişmesinde önemli bir faktördür. Aynı şekilde özgüvenden yoksun ve kendi başarısına inanmayan bir birey de iş yaşamında üretkenlik yerine sorun odaklı bir paydaş olacaktır.

Takımdaki bireylerin özgüven eksikliği, kararsızlıkları zaman içerisinde projenin her tarafına yayılır. Planlama ve problem çözme gibi ana faaliyet alanlarında ciddi eksik ve hatalarla yola devam edilmeye çalışılır. İşte bu yüzden projelerde ve iş yaşamında, bireylerin kişisel özellikleri önemli bir altyapı teşkil etmektedir. Projelerin pozitif gelişimleri, onu oluşturan bireylerin pozitif gelişimlerinin sonucudur.

Proje ekibindeki bireyler, kendilerini sürekli geliştirebildikleri oranda, projelerinin başarısına katkıda bulunurlar. Projelere kattıkları özellikler ile projeleri canlı hale getirebilirler. Kendini yenileyen ve geliştiren bireylerin oluşturduğu bir takımın üstlendiği proje de, sürekli yenilenmeye ve hızla ilerlemeye açıktır. Buna, takımı oluşturanların projeye kattığı artı değerler de diyebiliriz.

Kendi gelişiminde tıkanıklar oluşturmuş bir birey, projenin gelişiminde de tıkanıklığa sebebiyet verecektir. Aynı şekilde kendi gelişiminde yeniliğe açık olan bir birey de, projenin gelişiminde yenilikçiliğe ve yeni fikirlerin üretilmesine yardımcı olacaktır.

Proje ortamındaki tüm başarılar ve olumlu yöndeki gelişimler, gerçekte kişisel başarılar ve gelişimler ile orantılıdır. İş yaşamı, bireylerin aynasıdır. Başarı, kendi kişisel başarılarına inanmış bireylerden oluşan bir takımla elde edilir.

Kendi başarınıza inanıyor musunuz?
Başaracak kadar değerli olduğunuzu biliyor musunuz?
Kendinize güveniyor musunuz?

Dr. Faruk BUDAK, PMP