Sabah, âdettendir deyip, zorunlu olarak bol soğanlı gelen domatesli omletle yaptığım güzel kahvaltıdan sonra, tren istasyonundaki Rajastan Turizm Örgütünün (RTDC) bürosuna gidiyorum. Düzenledikleri yarım günlük şehir turuna katılmak gibi bir düşüncem var. Birçok yeri tek başına dolaşmaya kalkmanın vereceği yorgunlukla kıyaslanamayacak kadar zevkli olabiliyor. Şansıma, katılım azlığı nedeniyle tur iptal ediliyor. Ama bundan hiç şikayetçi değilim. İstasyonun önünden bir motor-rikşaya atlayıp Eski Şehri (Old City) çevreleyen surlardaki yedi girişten birine gidiyorum.
Sanganeri Girişinin güzelliği karşısında büyüleniyorum. Tüm sur duvarları ve görebildiğim bütün yapılar pembe renkli taşlardan yapılmış. Ana kapıdan geçerek, neredeyse otuz metre genişlikteki bulvarda yürümeye başlıyorum. Her taraf kutsal ineklerle dolu. Nedense burada, Eski Şehrin içinde sayıları çok daha fazla.
Bulvarın her iki yanındaki yapılar, belki de yüzyıllara tanıklık etmiş yaşlı saraylar gibi duruyor. Şimdilerde bakımsızlığın pençesinde olsalar da pembe ve portakal tonlarındaki cepheleri insanı bir masal dünyasındaymış gibi etkiliyor. Her biri, Boğaziçi yalıları gibi muhteşem. İnsan, bu yaşlı gezegende böylesine farklı bir mekân bulabileceğini düşünemez bile.
Dükkanların çoğu daha yeni açılıyor. Yerleri süpürmeye çalışan renkli sariler içindeki Hintli kadınlar, enfes fotografik görüntüler veriyor. An’ı yaşıyorum. Kendimi Hindistan denilen o koca ırmağın sularına bırakma zamanı. Kimsecikler rahatsız etmiyor. Akıntıyla sürükleniyorum.
İnsanı hayrete düşüren güzelliği ve şirinliği ile Hawa Mahal’i (Rüzgâr Sarayı) görüyorum. 1700lerin sonunda inşa edilmiş bu beş katlı yapının en görkemli tarafı, caddeye bakan yüzü. Daracık pencereli küçük kafesler, City Palace’da oturan Raja ailesi ve haremindekilerin şehirdeki günlük yaşamı izleyebilmeleri için özenle yapılmış. Herhalde, Osmanlı hareminde yaşayan hanımların böyle bir şansları yoktu diye düşünüyorum.
Fotoğraf çekmek için yapıya yaklaştığımda, biraz önce özel otobüslerinden inen Alman turist grubunu kaçırmamak için acele ile ortaya çıkan bir kobra yılan oynatıcısı, elindeki kavalı üflemeye başlıyor. Kobra dışarı çıkmaya başlayınca, ben de diğerleri gibi fotoğraf makinamı çıkartarak, oyunun birinci perdesinde bana verilmiş rolü oynuyor ve deklanşöre basıyorum.
Rolüm bitip de sahneyi terk etmeye çalıştığım anda, oyunun ikinci perdesi kaçınılmaz bir şekilde hemen başlıyor. Aynı ekipten bir başkası, “fotoğraf çektiniz, para vereceksiniz” nidalarıyla üzerime geliyor. İşte tahmin ettiğim, “olmazsa olmaz”. Böyle enteresan bir gösteri için zaten kabul edilebilir limitler içinde bir şeyler ödemem gerekiyor. Bakalım ne kadarla kurtulabileceğim? Sorduğumda oldukça yüksek bir rakamla kapıyı açıyor. Ben de her zamanki yurtdışı alışkanlığımla karşı taarruza geçiyor ve bu sefer yirmide birini teklif ediyorum. “Sabah olduğu için okey” diyor.
Geldiğim yönde, Hawa Mahal’den biraz daha ileri yürüyünce Eski Şehrin ortalarında yer alan City Palace’ın girişine geliyorum. Giriş biletimle birlikte fotoğraf ekstralarımı da ödedikten sonra, daha açılmamış turistik eşya satan dükkanların arasından içeri dalıyorum. Muhteşem bir yer burası. Şehrin gürültüsünü geride bırakıp, sarayın pembe duvarlı labirentlerinde kuş sesleri arasında kaybolmak, bu gezide şimdiye kadar yaşadığım keyifli ayrıcalıklardan bir tanesi.
Bu güzel atmosferi yaşamak inanılmaz hoş bir duygu. Eski Rajanın hala sarayın bir bölümünde yaşıyor olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırtıyor. Herhalde, sarayın giriş ücretleri ile gününü gün etmeye devam ediyordur şanslı adam.
Öğleye doğru hava sıcaklığı iyice rahatsız etmeye başlayınca otele gidip biraz dinleniyorum.

Hindular evlerinin bahçelerinde, caddelerde, sokaklarda ateşler yakarak yarınki kutsal günü kutlamaya başlıyorlar. Holy (Colour Festival), birbirlerinin üzerine renkli boyalar atarak kışın bitişini kutladıkları özel bir gün. Hava sıcaklığının otuz beş derecelerde dolaştığı bir ülkede insan ister istemez, “bu nasıl bir kış bitişi” diye sormaktan alıkoyamıyor kendini.
Bir Hindistan gecesinin başlangıcı. Karşımda, uzaktaki tepelerin üzerine yükselmiş enfes bir dolunay, arka fonda, gece kuşlarının inanılmaz tonlardaki “ben buradayım” deyişleri. Şehrin değişik noktalarında yanan küçük ateşler, sanki bambaşka bir dünyanın eşiğinde olduğumu ruhumun derinliklerine kadar hissettirdiği mistik bir atmosfer.
Gezi boyunca çok güzel şeyler yaşayacağım duygusu, mutluluk dolu bir ürpertiye dönüşüyor. Bugün dolaştığım Eski Şehrin güzelliği zaten başımı döndürmeye yetmişti. Şimdi ise dolunayın altında yanan küçük ateşler, bana sanki başka bir gezegendeymişim hissi veriyor.
Faruk BUDAK / Nisan 2002