HİNDİSTAN ÇÖLLERİNDE DEVE SAFARİ

Pakistan sınırı yakınlarındaki Jaisalmer, sanki ıssız kuraklığın ortasında ansızın ortaya çıkıveren, yeşillikten oldukça yoksun bir kale-şehir. Şehir duvarlarının arkasında yüzyıllar öncesinin yaşandığı farklı bir dünya var gibi. Mansiyon olarak adlandırılan eski köşklerin ön cephelerindeki ahşap işçilikleri gerçek bir sanat şaheseri. Oymalar, figürler üst üste. Muhteşem bir armoni ve güzellik. Bu toprak şehrin büyülü atmosferinden ister istemez etkileniyorum.

Tüm meydanı yukarıdan gören restoranın merdivenlerden terasa çıkarken, bir orta çağ kalesinin dehlizlerinde yürüdüğümü hissediyorum bir an. Arkamda, projektör ışıklarının aydınlattığı kalenin muhteşem görüntüsü. Yarın sabah iki günlük bir “camel safari” (deve sırtında yapılan uzun gezi) turuna katılıyorum. Bakalım neler olacak?

Safari grubunda biri 45 yaşlarında, diğeri de 30 yaşlarında iki ayrı Fransız çift var. Toplam beş kişiyiz. Fransızlar hemen içlerine alıyorlar, fazla sıkıntı çekmiyorum.

Yemek ve dinlenme molalarının başlangıcında develerin semerleri alınıyor, fazla uzaklaşmamaları için ayaklarına bağ takılarak serbest bırakılıyor. Hemen en yakın ağaca ulaşıp yapraklarına hücum ediyorlar. Tekrar semerlenmeleri ise oldukça uzun bir seremoni. Önce yastık, yorgan ve örtüler güzelce yerleştiriliyor, sonra semer, sonra tekrar yorganlar, arka tarafa da yiyecek ve suların bulunduğu çuvallar dengeli bir biçimde yerleştiriliyor.

Öğle yemeği için büyük bir ağacın gölgesindeyiz. İyice kirlenmiş yorganlar, çöl restoranımızın masa ve sandalyeleri. Pakistan tarafından esen kuvvetli rüzgar, sanki üzerimize alev ve kum püskürtüyor. Pet şişelerdeki sular, kaynama noktasına yakın. Çölün ortasındaki bu ilk yemeğimizi çatal kaşıksız, çapatileri (bizim dönerci pidelerine benzeyen bir pide) kaşık gibi kullanarak yemeğe çalışmak durumundayız. Her şey çok keyifli. Tüm yemek kapları ve tabaklar, kumla yıkanıyor. Bu işin sorumlusu da küçük Calu.

Devecilerimizden Sabu, 22 yaşında simsiyah bir hindu hintli. “welcome to the Desert Restaurant, Sir, there is no sand in our meals” (çöl restoranına hoşgeldin, yemeklerimizde kum yoktur) sözü kolay unutulur gibi değil.

Gece bir ara uyanıyorum. Saatlerdir kum üzerinde sert zeminde yatmak, belimi ağrıtmış. Koruyucu meleğimin kum tepelerinin üzerinde, oralarda bir yerde olduğunu hissediyorum. Kalkıp, karanlık kumların üzerinde onun olduğunu hissettiğim tarafa doğru yürümek geliyor içimden.

Şu an medeniyetten oldukça uzak, bir çölün ortasında, binlerce yıldızın taçlandırdığı bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu bir arada yaşıyorum. Tatlı tatlı esen bir rüzgar çok uzaklardan keçi çıngıraklarının seslerini getiriyor. Gökyüzünde binlerce yıldız. Acaba Sirius’lar hangileri?

Kulaklarımın içi neredeyse tamamen kumla dolmuş. Şiddetli bir şekilde iyi bir banyoya ihtiyacım var. Gece, kumun üzerinde yatarken ceviz büyüklüğündeki siyah böcekleri bir kaç kez üzerimden kovaladım. Zararsızmışlar.

Çölün ortasından bir köpek çıkıp geliyor. Çok tatlı bir hayvan. Kendini sevdirmek için bir sürü numara yapıyor ve o da kervana katılıyor. Öğleden önceki iki saatlik deve sırtındaki yolculuğum boyunca Sting’in “Desert Rose” şarkısı dilimden düşmüyor.

Üzeri sazlarla örtülü, briketten yapılmış iki kulübe ile karşılaşıyoruz. Bir takkeli çocuk çıkıyor ortaya ve “namaste” diyor. Ben de “selamun aleyküm” diye karşılık veriyorum. Şaşırıyor. Kuyuda bekletilmiş şişe kola satıyor.

Öğle yemeği için bir ağacın gölgesine sığınıyoruz. Ağaç, sanki doğal bir çadır gibi, içerisinde herkese yetecek kadar yer var. Döşekleri serip hemen uzanıyoruz. Bacaklarım artık tutmuyor. Herkes yorgun. Deveciler, önce sütlü çayımızı ikram ediyor, sonra da yağda kızarttıkları şekilden yoksun pakoaları (içinde bir şey olmayan unlu kızartmalar) getiriyorlar.

Jaisalmer’e döndüğümüzde Fransızlar akşam yemeğine davet ediyorlar. Uzun bir temizlenme ve kum atma banyosundan sonra hepimiz hafiflemiş olarak keyifle gidiyoruz. Restoran, bir binanın dış merdiven ile çıkılan teras katında. Tüm kaleyi gören enfes bir panoraması var. Gerçekten keyif dolu bir Hindistan gecesi daha…

 

 

Posted in SEYAHAT

KARNİ MATA; FARELİ TAPINAK

Belki de hayatım boyunca bir benzerini yaşamayacağım son derece sıradışı bir gün. Nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyor ve bu tecrübeyi de mutlaka yaşamak istiyorum. Hedefim, Bikaner’den otuz kilometre uzaktaki Deşnok.

Hindistan’da binlerce tapınak var. Fakat, Karni Mata’daki ibadet, bizim kültürümüze son derece ters gelebilecek bir ritüeli içeriyor. Hindistan Hükümetinin 1990ların başından itibaren uyguladığı bir kampanya ile ülkedeki fare nüfusunun oldukça azaltılmasına karşın, Karni Mata’da yaşayan hemcinslerinin çok önemli bir ayrıcalığı var.

Gelecekteki enkarnelerinde çok önemli spiritüel kişiler, sadular olarak dünyaya gelecek kişilerin ruhlarının şu anda bu farelerin bedeninde olduklarına inanıyorlar. Bu nedenle de bu fareler kutsal kabul ediliyor.

Tapınağın en dış kapısında zorunlu olarak ayakkabılarımı çıkartırken, kafamdaki tek düşünce buradan bir hastalık kapmadan çıkabilmek oluyor. Böyle bir şey olmayacağına odaklanarak içeriye girdiğimde, hemen birkaç tanesinin duvar diplerinde fütursuzca dolaşması dikkatimi çekiyor. İçerideki yoğun koku, insanı rahatsız edici boyutlarda. Bunun dışında herhangi bir ürperti, korku, tiksinme hissetmemem benim için de şaşırtıcı. Bir süre sonra kokuyu duymamaya başlıyorum.

İkinci ana kapıdan geçtikten sonra girdiğim küçük avlunun bir köşesinde, onlarcasını su dolu bir leğenin etrafında su içerken görüyorum. Küçük avluda tam karşıma gelen bölüm, asıl kutsal mekan. Pirinç metal korkuluklarla oluşturulmuş yolu izlemem gerekiyor.

Hindular, uzun uzun dua edip yere eğilerek ritüellerine başlıyorlar. Hindu kadınlardan biri, yerdeki özel bir bölüme dökülmüş, üzerinde farelerin dolaştığı buğdayları avuçlarına alıyor ve yere kapanarak yüzüne sürüyor. Bir erkek, eğilerek farelerin daha iç bölüme geçtikleri eşiğin üzerine alnını koyup öylece hareketsiz kalıyor. Bazıları sadece dua etmekle yetiniyor ve onlar için getirdikleri özel yiyecekleri sunuyor.

Bu, biz batılıların kolay kolay anlayamayacağı bir Hindistan realitesi. Ne kadar hoşgörülü olmaya çalışırsak çalışalım yine de kabullenmekte çok zorlanacağımız bir dini ritüel ve inanç şekli…

Tapınağın karşısında Bikaner’e giden bir otobüs görüyorum. İçerisi oldukça kalabalık ama hemen şoförün yanında bir yer açıyorlar. Tapınaklarını ziyaret ettiğimden midir bilemiyorum herkes bana karşı saygılı. Dikiz aynasının üzerinde tapınağın ana bölümünün tasvir edildiği bir resim asılı. Fareler ve Tanrı Şiva yanyana. Tüm doğallığımla, hiçbir tiksinti duymaksızın Bikaner’e dönüyorum.

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

Projeyi Bir Üretim Faaliyetinden Ayıran Özellikler Nelerdir?

Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş olan PMI (Project Management Institute) tarafından yayınlanan “A Guide To The Project management Body Of Knowledge” ya da daha kısa deyişle PMBOK, projeyi “benzeri olmayan bir ürün ya da hizmet yaratmak için gerçekleştirilen geçici bir çaba” olarak tanımlamaktadır.

Bu tanımdan yola çıkarsak, her şeyden önce proje; geçici, belirli bir sürede tamamlanan bir çabadır. Proje, birkaç günden birkaç seneye kadar değişen bir süreyi kapsayabilir ama kesin olan şudur ki her projenin bir sona eriş tarihi, tamamlanma zamanı vardır. Bazı özel durumlarda projenin başlangıç aşamasında bitiş tarihini kesin olarak belirleyememiş olabiliriz ama yine de gelecekte bir anda tamamlanacak, bitecek ve kapatılacaktır.

Devam eden bir operasyonu, üretim faaliyetini proje ile karıştırmamalıyız. Süregelen operasyon, bitiş süresi bilinmeyen, müşteri taleplerine göre süresiz devam edecek faaliyetlerdir. Firmamızın piyasada oldukça tutulan bir buzdolabı üretim faaliyeti ya da muhasebe departmanının sürekli yaptığı işler bir proje olarak değerlendirilemeyecek faaliyetlerdir. Görüldüğü gibi projeleri süregelen operasyonel faaliyetlerden ayıran en belirgin fark, belirli bir bitiş tarihinin olmasıdır.

Yine PMI’ın proje tanımından devam edersek, proje bir çabadır. İstenen işi gerçekleştirebilmek için insan ve ekipman gibi kaynaklara ihtiyacımız vardır. Bu çabayı ortaya koyacak olan da bir ekip ya da organizasyondur. Bu nedenle ciddi bir planlamaya ihtiyaç duyulur. Başarılı bir proje ortaya koyabilmek, spontane çabalarla neredeyse imkansızdır, biraz hazırlık ve başlangıçta bir planlamaya ihtiyaç duyar.

Son olarak ta, her bir proje, sonuçta tıpatıp aynısı daha önce yapılmamış, farklı, eşi olmayan (ünik) bir ürün ya da hizmeti ortaya koyar. Çıktı olarak adlandırdığımız bu ürün ya da hizmet projenin yapılma nedenidir.

Dr. Faruk Budak

Posted in PROJE YÖNETİMİ

TAKIM OLARAK PROJENİN BAŞARISINA ODAKLANMAK

Başarı, mikro ölçekten makro ölçeğe doğru yayılan bir süreçtir. Başarılı projelerin arka yüzünde, kendi başarılarına inanan proje çalışanlarının imzaları vardır. Kendi başarısına inanan bireyin bu inancı, projenin başarısına olan inancı haline dönüşecektir. Bu düşünceyi makro ölçeğe taşıdığımızda da, başarıya odaklanmış kişilerden oluşan bir takımın başarılı olması da olağandır.

Başarı odaklı olmak için, kişisel özgüvene sahip olmak ve kendine inanmak gerekmektedir. Tüm başarıların arkasında özgüven ve kendine inancın tam olduğu bireyler vardır.

Proje takımında yer alan bir birey, sadece bilgisi ve deneyimi ile değil, aynı zamanda kişiliği ile de projeye katkıda bulunur. Proje takımındaki her bireyin kişisel özellikleri, diğer tüm paydaşların kişisel özellikleri gibi, projenin şekillenmesinde ve olumlu gelişmesinde önemli bir faktördür. Aynı şekilde özgüvenden yoksun ve kendi başarısına inanmayan bir birey de iş yaşamında üretkenlik yerine sorun odaklı bir paydaş olacaktır.

Takımdaki bireylerin özgüven eksikliği, kararsızlıkları zaman içerisinde projenin her tarafına yayılır. Planlama ve problem çözme gibi ana faaliyet alanlarında ciddi eksik ve hatalarla yola devam edilmeye çalışılır. İşte bu yüzden projelerde ve iş yaşamında, bireylerin kişisel özellikleri önemli bir altyapı teşkil etmektedir. Projelerin pozitif gelişimleri, onu oluşturan bireylerin pozitif gelişimlerinin sonucudur.

Proje ekibindeki bireyler, kendilerini sürekli geliştirebildikleri oranda, projelerinin başarısına katkıda bulunurlar. Projelere kattıkları özellikler ile projeleri canlı hale getirebilirler. Kendini yenileyen ve geliştiren bireylerin oluşturduğu bir takımın üstlendiği proje de, sürekli yenilenmeye ve hızla ilerlemeye açıktır. Buna, takımı oluşturanların projeye kattığı artı değerler de diyebiliriz.

Kendi gelişiminde tıkanıklar oluşturmuş bir birey, projenin gelişiminde de tıkanıklığa sebebiyet verecektir. Aynı şekilde kendi gelişiminde yeniliğe açık olan bir birey de, projenin gelişiminde yenilikçiliğe ve yeni fikirlerin üretilmesine yardımcı olacaktır.

Proje ortamındaki tüm başarılar ve olumlu yöndeki gelişimler, gerçekte kişisel başarılar ve gelişimler ile orantılıdır. İş yaşamı, bireylerin aynasıdır. Başarı, kendi kişisel başarılarına inanmış bireylerden oluşan bir takımla elde edilir.

Kendi başarınıza inanıyor musunuz?
Başaracak kadar değerli olduğunuzu biliyor musunuz?
Kendinize güveniyor musunuz?

Dr. Faruk BUDAK, PMP

Posted in PROJE YÖNETİMİ

2M YANİ MOZAMBİK VE BAŞKENT MAPUTO

Mozambik’te yabancılara karşı nazik ve sevecen davranıyorlar. Bu, hiç de beklemediğim bir yaklaşım biçimi. Güney Afrika’daki siyah-beyaz ayrımının uçurumlarından sonra aynı beklenti ile yola devam ederken bu eski sosyalist ülkedeki farklı bir anlayış beni mutlu ediyor.

Yürüdüğüm kumla karışık toprak yol, sazlardan yapılmış kulübelerinde hayatlarını sürdüren köylülerle dolu. Hepsi neşeli ve güler yüzlüler. Öncelik beklemeksizin “Hello My Friend” diye sesleniyorlar. Kadınlarla bakışıp selamlaşıyoruz. Böyle jestleri, Güney Afrika’da görmek imkansızdı. Irkçılığın yarattığı travma ve önyargılar çok keskindi o ülkede.

Ülkenin resmi dili Portekizce. İngilizce bir tabela ve yazı görmek neredeyse imkansız.

Bir grup siyah kadın sahilde toplanmış. Yanlarına gidiyorum. Balıkçı ağlarından arta kalan küçük boy balıkları plastik leğenlere doldurmakla meşguller. Benim gibi bir davetsiz misafire pek aldırış etmiyor gibiler, işlerine devam ediyorlar. Fotoğraf makinemı çıkardığım zaman üzerinde eski uzun bir pardüse olan genç, “hayır” diyerek fotoğraf çekmemi engelliyor. Tepki göstermeden bekliyorum. Kendi aralarında oldukça hararetli bir şeyler konuştuktan sonra, bir adam eliyle bana olur işareti veriyor. Ben de adama dönüp, beni engelleyen genci gösterip ingilizce ‘ama bu istemiyor’ diyorum. Gülüşüyorlar, hepsi birden beni engelleyen gencin yanına gelip onu şaka yollu itekliyorlar. Üç kare fotoğraf çekiyorum. Birisi fotoğraf makinemim ekranında çektiğim resimleri görünce, diğerlerini de çağırıyor. Koşarak gelip ekrandaki resimlere hayranlık ve mutlulukla bakıyorlar. Bol bol fotoğraf çekiyorum ve çok eğleniyoruz…

Havada müthiş bir iyot kokusu var. Geleneksek kayıklar (dhow) yelkenlerini açmış, çok güzel görünüyorlar.

Rüzgarın yelkenleri dolduruşu, ters esen rüzgar nedeniyle zigzaglar çizişimiz, neşeli yerli halkla birlikte keyifli bir yelkenli sefası… Kalacağım yer, büyük katedralin yakınında bulunan bir otel. Hristiyan misyonerliğinin Afrika kıtasındaki simgesi olan katedral, tüm görkemiyle çok uzaklardan bile fark ediliyor.

24 Temmuz Bulvarı’ndaki Mimmo’s Kafe Restoran’a yürüyorum. Kahvaltıyı çok erken yaptığım için acıkmışım. Güzel ve modern bir mekan. Romantik sesli, portekizce şarkı söyleyen kadın ortamı daha da romantik hale getiriyor. Menüde klasik Avrupa yemekleri ve pizzalar var. Büyük boy margarita siparişi veriyorum. Dev gibi bir şey geliyor masaya.

Güneşli ve keyifli bir öğleden sonrası. Balkonda neskafemi yudumluyorum. Bir gemi Okyanusa açılıyor. İki gün süren soğuk ve yağmurun ardından çıkan güneş insanın içini ısıtıyor. Güneş ışınlarının sıcaklığını benliğimin derinlerinde hissetmek keyifli ve huzur verici. Hollandalı gruptan bir bayan balkonun korkuluklarına oturarak güneşimi engelliyor. Şimdi ona Diyojen’in İskender’e söylediği sözü hatırlatsam “ya anlamayacak ya da yanlış anlayacak”. En iyisi ben yerimi değiştireyim.

Uzun zamandır aradığım CD’yi buldum ve dinliyorum. Afrika’da Portekizce konuşulan beş ülkeden birisi olan Cape Verde’den Irmaos Verdades. İlk şarkının romantizmi beni Hint Okyanusunun derinliklerine çekiyor. Mozambik’in maviliklerinde ve kadınlarının güzelliklerinde dalıp kaybolup gideceğim…

Güneş, kıpkırmızı bir gökyüzünde batıyor ve yukarılarda incecik bir yeniay beliriyor.

Memleketten binlerce kilometre uzakta, Afrika’nın bir köşesinde satın aldığım taze balığı, pişirmesi için restoran sahibine teslim ederken ister istemez 1984’lere geri dönüyorum. Aklıma dokuz günlük Foça–Antalya turumuz geliyor. Biri bayan üç kişi, eski bir arabanın içinde kampinglerde konaklayarak harika bir tatil yapmış, gece dalışları sırasında vurduğumuz balıkları ertesi gün, restoranlarda pişirterek hem balığa doymuş, hem de tatilimizi çok ucuza getirmiştik. O günler çok geride kaldı, birçok şey doğanın değişmeyen yasasına uyarak değişti ve ben de doksanların ikinci yarısından sonra, hiç bir canlıyı bilinçli olarak öldürmemeyi ilke edindim.

Terastaki ortam çok güzel. Harika bir günbatımı izliyoruz. İspanyolca ve Portekizce bilmediğim, bu işe zaman ayırmadığım için çok pişmanım. Bu konunun üzerine mutlaka eğileceğim ve Cape Verde’ye de gideceğim. Orada olağanüstü güzel bir atmosfer olmalı ki, böylesine enerji dolu güzel bir müzik yapıyorlar.

Posted in SEYAHAT

PUŞKAR: RAJASTAN ÇÖLLERİNDE BİR VAHA

İnsan, Hindistan’ın Ganj kıyısındaki kutsal kent Varanasi’de hinduizmin görselliğini en derin tonlarında yaşarken, yadırganacak boyutlardaki temizlik anlayışını tiksinti ile karışık bir duyguyla hoş görebiliyor ama buradaki Hindistan çok daha farklı. İnsanda hoş duygular yaratan, sıcacık, tertemiz bir şey.

Kalacağım hotele yürürken aslında tüm kasabayı da görmüş oluyorum. Rahatça yürünülebilen, küçük bir yer burası. Hindularca kutsal bir hac yeri olan gölün kıyısında, göle inen merdivenleriyle sayısız gat (Hindu inancına göre yıkanma ve dua için gelinen yer) var. Aynı gatları, Varanasi’de kutsal Ganj Irmağının, Khajuraho’da da küçük gölün kıyısında görmüştüm.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Otelim Bharatpur Palace, bu kutsallığın içinde eski dönemlerden kalma sade bir saray yavrusu gibi. Girişteki emniyetli alan, motorsikletliler için ideal bir park yeri. Küçük beton avluya bakan odalar, maviye boyanmış çift kanatlı ahşap kapılarla örtülmüş. Dar bir beton merdivenden üst terastaki odalara çıkılıyor. Banyolu odada ısrar edince, mecburen caddeye bakan girişin üzerindeki odayı almak zorunda kalıyorum. Odamdan yandaki odaya açılan çift kanatlı bir iç kapı daha var ama kilitli. Ahşabın aralıklarından büyük bir yatak olduğu görülüyor. Dilerim misafirim olmaz.

Öğle yemeğini backpacker’ların tercih ettiği Om Şiva Restoranın açık büfesinde yiyorum. Ne kadar yiyebilirsen ye sadece kırk rupi (bir dolardan az). Bence keyifli bir şey. Dal dedikleri mercimek çorbalarına bayılıyorum. Domates çorbalarını şeker karıştırarak yaptıkları için pek hoşuma gitmiyor.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

İnsan, Hindistan’da birazcık olsun hijyenik koşulları göz ardı edemezse rahat olamıyor. Anadolu insanı olarak biraz alışkanlığımız var ama burada en sıradanından en lüksüne kadar tüm yemek yenecek yerlerin mutfakları uygun hijyenik koşullardan oldukça yoksun. Bu nedenle mümkün olduğunca pişmiş ve kabuklu yiyecekleri tercih ediyorum. Yemeğin sonunda, küçük bir kap içerisinde getirdikleri muz tatlısı çok enfes.

Akşam üzeri yine sokaklardayım. Ana caddenin her iki tarafı turistik eşya satan dükkanlarla, küçük restoranlarla dolu. Herkes sıcakkanlı. Canlı ve dinamik bir atmosfer var.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Yürüyerek gölün doğu kıyısındaki gat’a gidiyorum. Günbatımının izlenebileceği en güzel noktalardan biri olan bu yer, sanki gizli bir anlaşmayla yabancı gezginlere bırakılmış gibi. Burada ritüel için gelen hindu görmek mümkün değil. Etraftakilerin büyük çoğunluğu genç gezginler. Çoğunun da saçları rastamanlar gibi tiftik tiftik. Beyaz ve hintlilerden oluşmuş bir perküsyon grubu güzel bir ritm tutturmuş, doğaçlama gidiyorlar. Güneşin kutsal gölün üzerinde batışı gerçekten harika. Müzikle bütünleşen, ayrıcalıklı, sevgi ve huzur dolu bir zaman dilimi.

Gecenin ilk saatlerinde sarayımın balkonundan gölü seyrediyorum. Göl son derece sakin, dümdüz. Gatlara bırakılmış mumların ışıkları muhteşem bir görüntü yaratıyor. Gecenin sessizliğinde, yan taraftaki gattan gelen mistik ilahinin sesi, ruhumun derinliklerine işliyor. Ben bir garip gezgin, memleketimden binlerce kilometre uzakta, vatandan ayrılışımın birinci haftasında, Puşkar’da yalnız başına…

Bu kutsal kentte, çok yoğun bir mistizmi en derinliklerimde hissettiğim, içimdeki öze dokunduğum müstesna bir zaman dilimi. Geç saatlere kadar uzun uzun içimdeki ben’i sorguladığım huzur dolu bir gece. Böylesine müstesna bir güzelliği bana yaşattığı için O’na sonsuz şükranlar.

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT

LESOTO’DA BİR KÖY

Şoförümüz, sınır noktasında, pasaportlarımızı damgalatıp geliyor. Güney Afrika sınır binasından sonra, yolun eğimi ciddi bir şekilde arttığından, sadece dörtçeker araçların geçişine izin veriliyor. Yol, döne döne sürekli yükseliyor. Son virajı dönüp düzlüğe çıktığımız zaman ‘Afrika’nın en yüksek pub’ı’ yazan Sani Pass Pub’ı görüyorum. Az ileride Lesoto sınır noktası var. Şoförümüz yine pasaportlarımızı alıp gidiyor. Hava beş dakika öncesinin tam tersine güneşli ve pırıl pırıl. Biraz aşağımız ise tamamen bulutlarla kaplı. Geçide doğru ilerleyen bulutları, Lesoto yönünden esen sert bir rüzgar engelliyor.

Leshoto, sınırları bir başka ülke tarafından kuşatılmış küçük bir devlet. Güney Afrika’nın sınırları içinde. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Dış yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Ülkenin erkeklerinin çoğu, Güney Afrika’daki elmas ve altın madenlerinde ayda 25-30 dolar gibi düşük ücretlerle çalışıyor.

Onbeş kilometre ilerideki bir Leshoto köyüne gidiyoruz. Yuvarlak planlı, tek odalı, çatısı dallarla kapatılmış kulübelerden oluşuyor. Hiç yeşilliğin olmadığı, sert rüzgârların dövdüğü bir yer burası. Tek geçim kaynakları koyun yetiştiriciliği. Koyun yününden yapılmış battaniyelerine sarınmış durumda oturuyorlar. Güneş olmasına rağmen ikibinbeşyüz metrenin üzerinde bir yükseklikte olduğumuz için hava oldukça serin. Şoförümüz ziyaret edeceğimiz köy evinde nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bilgilendiriyor. Ziyaret sonrasında arzu edersek ev sahibine bir miktar para bırakabileceğimizi de ilave ediyor.

Girdiğimiz kulübe tek gözlü bir odadan ibaret. Kapısı sert kuzey rüzgârlarından korunmak için güneye açılmış. Köy, ormana çok uzak olduğu için odun sıkıntısı var. Bu yüzden ısınmak için tezek kullanıyorlar. Odanın ortasında, üzerinde tezek yanan bir metal kap var. Girişin tam karşısında mutfak olarak kullandıkları bir bölüm, sağ tarafta bir yatak. Son derece basit bir ev ortamı. Aküye bağlanmış bir araba teybi görüyorum. Dumanın çıkabileceği bir baca olmadığı için tavan simsiyah.

Rehber şoförümüz, köy yaşamı hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra, evde ekmeğin nasıl yapıldığını anlatıyor. Ev sahibesi, metal kapağı ve altındaki sıcaktan sararmış gazete kâğıdını da maşayla kaldırınca, keke benzer, nar gibi kızarmış ve dilimlenmiş ekmek görünüyor. Büyükçe bir kaç dilim ekmek, pubtaki öğle yemeğimiz için paket yapılıyor.

Afrika’nın en yüksek Pub’ının otoparkı oldukça kalabalık. Restoran kısmında ve lobide ayakta bekleyenler var. Dışarıdaki verandaya çıkıyorum, güneşlenenler var ve tamamı beyaz. Üç kız çocuğu olan bir anne, Nikon makinemle ilgileniyor. Yerde oturuyorlar, bir bira alıp yanlarına oturmak için izin istiyorum. Lodge’ta tam pansiyon kaldığım için güzel bir öğle yemeği paketim var. Bira almak için barda beklerken, barın duvarına yapıştırılmış çok sayıda kâğıt paranın arasında gözüme Atatürk resmi olan bir para takılıyor; beşyüzbin Türk Lirası. Üzerine okuyamadığım bir şeyler yazılmış.

Büyük grubun aracı hareket etmek üzere iken veranda tamamen boşalıyor. İki aile ile birlikte, büyük masalara geçiyoruz. Güzel bir sohbet başlıyor. Haftasonu tatili için gelmiş Güney Afrikalı çiftçiler. Şekerkamışı yetiştiriyorlarmış. Bayanlardan biri, Afrika’daki gezimin sekiz ay süreceğini duyunca; ”n’olur beni de sırtçantanın şu gözüne al” diye takılıyor. Erkeklerden biri, çocuklara kola, kendisine ve bana bira alıp geliyor.

Afrikanlar, Avrupa’daki akrabaları kadar soğuk değiller, aksine daha konuşkan ve sıcakkanlılar. Belki de dünyanın uzak bir ülkesinde yaşamanın getirdiği bir durum; yalnızlıklarını karşılaştıkları diğer beyazlarla gidermeye çalışıyorlar.

Dönüş saati geliyor, Afrikan aileler ile vedalaşıyorum. Dörtçekerimizle geçitten aşağıya inmeye başlayınca tekrar bulutların içine giriyoruz. Isı hissedilir bir şekilde düşüyor. Sınır noktasını geçtikten sonra pasaportlarımız dağıtılıyor. Pasaportumda, Leshoto’ya giriş-çıkış damgam var.

FARUK BUDAK

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT

KENDİNİ SOBELEMEK – 1

Az eşya ile, azla yetinebilmek de arınmayı sembolize eder Dostum. Bilirsin tüm ruhani öğretilerin temelinde arınma -yüklerden kurtulma- vardır. Eşyalar da insanda ağırlık yapar. Ruhsal olarak kendine merkezlendiğinin dışa yansımasıdır. Yani aslında tüm yollar sana çıkar.

Posted in KİŞİSEL GELİŞİM

BİR HİNDİSTAN GECESİ

Pembe Şehir Jaipur’un Dayanılmaz Güzelliği

Bir Hindistan gecesinin başlangıcındayım. Hindular evlerinin bahçelerinde, caddelerde, sokaklarda ateşler yakarak yarınki kutsal günü kutlamaya başlıyorlar. Holy (Colour Festival), birbirlerinin üzerine renkli boyalar atarak kışın bitişini kutladıkları özel bir gün. Hava sıcaklığının otuzbeş derecelerde dolaştığı bir ülkede insan ister istemez, “bu nasıl bir kış bitişi” diye sormaktan alıkoyamıyor kendini.

Karşımda, uzaktaki tepelerin üzerine yükselmiş enfes bir dolunay, arka fonda gece kuşlarının inanılmaz tonlardaki “ben buradayım” deyişleri, şehrin değişik noktalarında yanan ateşler, sanki bambaşka bir dünyanın eşiğinde olduğumu ruhumun derinliklerine kadar hissettirdiği mistik bir atmosferin görsel unsurları. Gezi boyunca çok güzel şeyler yaşayacağım duygusu, mutluluk dolu bir ürpertiye dönüşüyor. Bugün dolaştığım Eski Şehrin güzelliğinden dolayı zaten sarhoş olmuş bir haldeyim.

Pakistan sınırındaki Rajastan eyaletinin Jaipur şehrindeyim. Güne Eski Şehri (Old City) çevreleyen surlardaki yedi giriş kapısından biri olan Sanganeri geçip neredeyse otuz metre genişlikteki bulvarda yürüyerek başlıyorum. Her taraf kutsal ineklerle dolu. Tüm sur duvarları ve görebildiğim bütün yapılar pembe renkli taşlardan yapılmış. Bulvarın her iki yanındaki yüzyıllara tanıklık etmiş ama şimdilerde bakımsızlığın pençesinde iyice harap hale gelmiş pembe ve portakal renkli yapılar, insanı bir masal alemindeymişçesine büyülüyor. Her biri, Boğaziçi yalıları gibi muhteşem.

Yerleri süpürmeye çalışan renkli sariler içindeki hintli kadınlar, enfes fotoğrafik görüntüler veriyor. An’ı yaşıyorum. Kendimi Hindistan denilen o koca ırmağın sularına bırakma zamanı. Akıntıyla sürükleniyorum.

Sol tarafımda insanı hayrete düşüren güzelliği ve şirinliği ile Hawa Mahal’i (Rüzgar Sarayı) görüyorum. 1700lerin sonunda inşa edilmiş bu beş katlı yapının en görkemli tarafı, caddeye bakan yüzü. Daracık pencereli küçük kafesler, City Palace’da oturan Rajanın haremindekilerin şehirdeki günlük yaşamı izleyebilmeleri için özenle yapılmış.

Fotoğraf çekmek için yapıya yaklaştığımda, biraz önce özel otobüslerinden inen Alman turist grubunu kaçırmamak için acele ile ortaya çıkan bir kobra yılan oynatıcısı, elindeki kavalı üflemeye başlıyor. Kobra dışarı çıkmaya başlayınca, ben de diğerleri gibi fotograf makinamı çıkartarak, oyunun birinci perdesinde bana verilmiş rolü oynuyor ve deklanşöre basıyorum. Rolüm bitip te sahneyi terk etmeye çalıştığım anda, oyunun ikinci perdesi kaçınılmaz bir şekilde hemen başlıyor. Bir başkası, “fotoğraf çektin, para vereceksin” nidalarıyla üzerime geliyor. İşte tahmin ettiğim “olmazsa olmaz”. Böyle bir gösteri için zaten kabul edilebilir limitler içinde bir şeyler ödemem gerekiyor. Bakalım ne kadarla kurtulabileceğim? Sorduğumda, ikiyüz rupiden kapıyı açıyor. Ben de en düşük rakamı teklif ediyorum. On rupi. “Sabah olduğu için okey”.

Geldiğim yönde, biraz daha yürüyünce Eski Şehrin ortalarında yer alan City Palace’a geliyorum. Şehrin gürültüsünü geride bırakarak, Sarayın pembe duvarlardan oluşan labirentlerinde, kuş seslerinin dayanılmaz ferahlığında kaybolmak, bu gezide yaşadığım keyifli ayrıcalıklardan bir tanesi. Bu güzel atmosferi yaşamak hoş bir duygu. Eski Rajanın hala sarayın bir bölümünde yaşıyor olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırtıyor. Herhalde, sarayın giriş ücretleri ile gününü gün etmeye devam ediyordur şanslı adam.

Öğleye doğru hava sıcaklığı iyice rahatsız etmeye başlayınca otele gidip biraz dinleniyorum. Bugün, City Palace yakınındaki Şehir Stadyumunda yılda bir kez yapılan “Fil Festivali” var. Kaldığım otelin müdürü “mutlaka gitmelisin” dediğine göre mutlaka gitmeliydim.

Geçit töreni tam zamanında başlıyor. Fillerin süslemeleri son derece gösterişli. Rengarenk kumaşların bağlandığı uçları kesilmiş dişleri bile bir renk cümbüşü içerisinde. Alınlarındaki kaplan figürleri, rengarenk çiçekler, mistik desenler bu sakin hayvanları bir kat daha sevimli kılıyor. Bembeyaz giysiler içindeki sürücüleri de filler kadar haşmetli görünüyor. Savaşçılar, geleneksel kıyafetleri ile atların, develerin üzerindeler. Rajastan’ın değişik yörelerinden gelmiş çeşitli dans grupları oynayarak gösteri konvoyunda ilerliyor.

Geçit töreninin bitiminden sonra filler tribünlere yanaşarak seyircileri selamlıyor. Ardından ilk dans gösterisi başlıyor. Savaştan dönen kocalarını karşılayan Rajput kadınlarının dansıymış. Coşkulu, sevinç yüklü bir dans. Dansçı bayanların arasında beyaz bir genç kız da var.

Sekiz ayrı grubun geleneksel dans gösterileri, fillerin yarışları ile geçen dolu dolu iki saat. Festivalden çıktığımda, beni stadyuma getiren rikşacının hala beklediğini görüyorum. Beraber otelime dönüyoruz.

İşte Hindistan, tekrar önümden akıp gidiyor.

Posted in KEŞİF NOTLARIM

OUAGADOUGOU’DA OLMAK

Biliyorum ilk aklınıza gelecek soruyu. Telaffuzu da, yazılması da zor bu şehir nerededir diye soracaksınız. Fransızların Batı Afrika’daki sömürge döneminde “Yukarı Volta” adını verdikleri ama sonradan sömürge karşıtı siyah liderlerinin “onurlu ve saygın insanlar ülkesi” olarak ismini değiştirdikleri Burkina Faso’nun bu sakin ve huzurlu başkentinde bir bayram sabahına uyanıyorum.

Bizim adetlerimizden biraz farklı olarak saatin 10u geçtiği bir saatte şehrin ana meydanı Independance Square’de kılınan toplu namazla başlayan bayramlaşma heyecanı…

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı İnsani Standartlar Endeksine göre tüm ülkeler listesinin en son sırasını komşusu Nijer ile paylaşan bu fakir ülkenin fakir ama tüm bu olumsuzluklara, yoksulluğa karşın yaşamı kucaklayan, gülümseme eksik olmayan mutluluk dolu yüzlerin egemen olduğu toprak sokaklarındayım… Şehrin içindeki “Baraj” diye adlandırılan suni gölün kıyısında, bir Afrika günbatımının çılgın kızıllığını fotoğraf makineme hapsetmeye çalışırken arkadaki Mercury Hotelin tenis kortundan yükselen mutlu azınlık kahkahaları ile fakirlik ve yoksulluğun yanyana, dizboyu yaşandığı siyah Afrika’nın ruhuna tam uyan başkenti. Akşam trafiğinde yüzleri maskeli motorsiklet kullanan genç bayanların sessizce akıp gidişleri, Afrika’da olduğumu derinliklerime kadar hissettiren simsiyah güzellikler, kırmızı toprağın egsoz dumanlarıyla harmanlanarak oluşturduğu boğucu kırmızı siste asılı kalmış kıpkırmızı bir güneşin yarattığı şaşkınlığı üzerimden atmaya çalışıyorum…

Soygun ve rüşvetlerle dolu Afrika yakın tarihinde devrimler, karşı darbeler ve askeri yönetimlerle dolu bir geçmişin ardından Sahra’daki büyük kuraklık nedeniyle düzenlenen para toplama kampanyası şarkısı ‘We Are The World’ün gelirlerinden Burkina Faso’ya hiç bir bağış yapılmamasını eleştiren, 1984’te Küba’ya yapacağı bir seyahat için Birleşmiş Milletler hava sahası üzerinden uçmasına izin verilmeyince Birleşmiş Milletler önde gelenlerini hiçe sayarak New York’un Harlem’ini ziyaret etmeyi tercih ederek onu büyük sevinçle bekleyen kalabalığa ‘Siyah Harlem benim White House’um’ diyebilen, öldürüldüğünde eski bir Renault, bir dolap, birkaç gitar ve bisiklet, bankada 560 dolar, ödenmemiş 2200 dolarlık ev borcu dışında hiçbir şeyi olmayan Afrika’nın Che Guevera’sı Thomas Sankara gibi bir lider çıkartmış, şimdilerde Batı Afrika’nın en sakin ülkesi… Ahhh Burkina Faso…

Komşu ülke Fildişi Sahili’nden Tiken Jah Fakoly’nin “Sınırları Açın” (Ouvres Les Frontiers) diyen müziğinde siyahlar için Afrika’nın değerinin, kendi ülkelerine verdikleri değerden çok daha üstün olduğunu duyumsarken, Sting’in “An English Man”inin Batı Afrika versiyonu “Paris’te Bir Afrikalı’sında Fakoly, Afrika’da bir beyaz olmanın tezatlığını iliklerime kadar hissettiriyor.

Fransızca öğrenmeme inadımın neden olduğu sevimli yanlış anlaşılmaların ortak paydasında pekişmeye başlayan beyaz dostluklar, AIDSin kol gezdiği bu öksüz bırakılmış coğrafyada beş yıldızlı otelin işadamı formatındaki beyaz erkek misafirlerine gülümseyerek gecelik keyiflerde buluşma isteğini ileten, ama kesinlikle uzak durulması gereken birbirinden güzel, siyah zehirli çiçekler, Burkina Faso fotoğraf karesindeki görsel unsurlarından sadece birkaçı…

Sofitel Hotelin kafesinde, Afrika’yı benden daha fazla seven bir insan ile paylaşılan bir kahve keyfinde, ruhunun ruhumu aydınlatan parlaklığıyla yarınki gündoğumu ile Sirius’lu Dogonların ülkesine başlayacak yolculuğun gebe olduğu sürprizlerin heyecanını şimdiden duyumsamak ve tüm bunların dışında, yanına sadece fotograf makinasını almış beyaz bir gezgini oynamak… Bir başka ruh için ise belki de tüm yaşam boyunca sürecek çok uzun bir yolculuğa bir Ouagadougou akşamında başlamak…

Dr. Faruk BUDAK

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT