PUŞKAR: RAJASTAN ÇÖLLERİNDE BİR VAHA

İnsan, Hindistan’ın Ganj kıyısındaki kutsal kent Varanasi’de hinduizmin görselliğini en derin tonlarında yaşarken, yadırganacak boyutlardaki temizlik anlayışını tiksinti ile karışık bir duyguyla hoş görebiliyor ama buradaki Hindistan çok daha farklı. İnsanda hoş duygular yaratan, sıcacık, tertemiz bir şey.

Kalacağım hotele yürürken aslında tüm kasabayı da görmüş oluyorum. Rahatça yürünülebilen, küçük bir yer burası. Hindularca kutsal bir hac yeri olan gölün kıyısında, göle inen merdivenleriyle sayısız gat (Hindu inancına göre yıkanma ve dua için gelinen yer) var. Aynı gatları, Varanasi’de kutsal Ganj Irmağının, Khajuraho’da da küçük gölün kıyısında görmüştüm.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Otelim Bharatpur Palace, bu kutsallığın içinde eski dönemlerden kalma sade bir saray yavrusu gibi. Girişteki emniyetli alan, motorsikletliler için ideal bir park yeri. Küçük beton avluya bakan odalar, maviye boyanmış çift kanatlı ahşap kapılarla örtülmüş. Dar bir beton merdivenden üst terastaki odalara çıkılıyor. Banyolu odada ısrar edince, mecburen caddeye bakan girişin üzerindeki odayı almak zorunda kalıyorum. Odamdan yandaki odaya açılan çift kanatlı bir iç kapı daha var ama kilitli. Ahşabın aralıklarından büyük bir yatak olduğu görülüyor. Dilerim misafirim olmaz.

Öğle yemeğini backpacker’ların tercih ettiği Om Şiva Restoranın açık büfesinde yiyorum. Ne kadar yiyebilirsen ye sadece kırk rupi (bir dolardan az). Bence keyifli bir şey. Dal dedikleri mercimek çorbalarına bayılıyorum. Domates çorbalarını şeker karıştırarak yaptıkları için pek hoşuma gitmiyor.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

İnsan, Hindistan’da birazcık olsun hijyenik koşulları göz ardı edemezse rahat olamıyor. Anadolu insanı olarak biraz alışkanlığımız var ama burada en sıradanından en lüksüne kadar tüm yemek yenecek yerlerin mutfakları uygun hijyenik koşullardan oldukça yoksun. Bu nedenle mümkün olduğunca pişmiş ve kabuklu yiyecekleri tercih ediyorum. Yemeğin sonunda, küçük bir kap içerisinde getirdikleri muz tatlısı çok enfes.

Akşam üzeri yine sokaklardayım. Ana caddenin her iki tarafı turistik eşya satan dükkanlarla, küçük restoranlarla dolu. Herkes sıcakkanlı. Canlı ve dinamik bir atmosfer var.

PUSHKAR LAKE

PUSHKAR LAKE

Yürüyerek gölün doğu kıyısındaki gat’a gidiyorum. Günbatımının izlenebileceği en güzel noktalardan biri olan bu yer, sanki gizli bir anlaşmayla yabancı gezginlere bırakılmış gibi. Burada ritüel için gelen hindu görmek mümkün değil. Etraftakilerin büyük çoğunluğu genç gezginler. Çoğunun da saçları rastamanlar gibi tiftik tiftik. Beyaz ve hintlilerden oluşmuş bir perküsyon grubu güzel bir ritm tutturmuş, doğaçlama gidiyorlar. Güneşin kutsal gölün üzerinde batışı gerçekten harika. Müzikle bütünleşen, ayrıcalıklı, sevgi ve huzur dolu bir zaman dilimi.

Gecenin ilk saatlerinde sarayımın balkonundan gölü seyrediyorum. Göl son derece sakin, dümdüz. Gatlara bırakılmış mumların ışıkları muhteşem bir görüntü yaratıyor. Gecenin sessizliğinde, yan taraftaki gattan gelen mistik ilahinin sesi, ruhumun derinliklerine işliyor. Ben bir garip gezgin, memleketimden binlerce kilometre uzakta, vatandan ayrılışımın birinci haftasında, Puşkar’da yalnız başına…

Bu kutsal kentte, çok yoğun bir mistizmi en derinliklerimde hissettiğim, içimdeki öze dokunduğum müstesna bir zaman dilimi. Geç saatlere kadar uzun uzun içimdeki ben’i sorguladığım huzur dolu bir gece. Böylesine müstesna bir güzelliği bana yaşattığı için O’na sonsuz şükranlar.

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT

LESOTO’DA BİR KÖY

Şoförümüz, sınır noktasında, pasaportlarımızı damgalatıp geliyor. Güney Afrika sınır binasından sonra, yolun eğimi ciddi bir şekilde arttığından, sadece dörtçeker araçların geçişine izin veriliyor. Yol, döne döne sürekli yükseliyor. Son virajı dönüp düzlüğe çıktığımız zaman ‘Afrika’nın en yüksek pub’ı’ yazan Sani Pass Pub’ı görüyorum. Az ileride Lesoto sınır noktası var. Şoförümüz yine pasaportlarımızı alıp gidiyor. Hava beş dakika öncesinin tam tersine güneşli ve pırıl pırıl. Biraz aşağımız ise tamamen bulutlarla kaplı. Geçide doğru ilerleyen bulutları, Lesoto yönünden esen sert bir rüzgar engelliyor.

Leshoto, sınırları bir başka ülke tarafından kuşatılmış küçük bir devlet. Güney Afrika’nın sınırları içinde. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Dış yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Ülkenin erkeklerinin çoğu, Güney Afrika’daki elmas ve altın madenlerinde ayda 25-30 dolar gibi düşük ücretlerle çalışıyor.

Onbeş kilometre ilerideki bir Leshoto köyüne gidiyoruz. Yuvarlak planlı, tek odalı, çatısı dallarla kapatılmış kulübelerden oluşuyor. Hiç yeşilliğin olmadığı, sert rüzgârların dövdüğü bir yer burası. Tek geçim kaynakları koyun yetiştiriciliği. Koyun yününden yapılmış battaniyelerine sarınmış durumda oturuyorlar. Güneş olmasına rağmen ikibinbeşyüz metrenin üzerinde bir yükseklikte olduğumuz için hava oldukça serin. Şoförümüz ziyaret edeceğimiz köy evinde nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bilgilendiriyor. Ziyaret sonrasında arzu edersek ev sahibine bir miktar para bırakabileceğimizi de ilave ediyor.

Girdiğimiz kulübe tek gözlü bir odadan ibaret. Kapısı sert kuzey rüzgârlarından korunmak için güneye açılmış. Köy, ormana çok uzak olduğu için odun sıkıntısı var. Bu yüzden ısınmak için tezek kullanıyorlar. Odanın ortasında, üzerinde tezek yanan bir metal kap var. Girişin tam karşısında mutfak olarak kullandıkları bir bölüm, sağ tarafta bir yatak. Son derece basit bir ev ortamı. Aküye bağlanmış bir araba teybi görüyorum. Dumanın çıkabileceği bir baca olmadığı için tavan simsiyah.

Rehber şoförümüz, köy yaşamı hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra, evde ekmeğin nasıl yapıldığını anlatıyor. Ev sahibesi, metal kapağı ve altındaki sıcaktan sararmış gazete kâğıdını da maşayla kaldırınca, keke benzer, nar gibi kızarmış ve dilimlenmiş ekmek görünüyor. Büyükçe bir kaç dilim ekmek, pubtaki öğle yemeğimiz için paket yapılıyor.

Afrika’nın en yüksek Pub’ının otoparkı oldukça kalabalık. Restoran kısmında ve lobide ayakta bekleyenler var. Dışarıdaki verandaya çıkıyorum, güneşlenenler var ve tamamı beyaz. Üç kız çocuğu olan bir anne, Nikon makinemle ilgileniyor. Yerde oturuyorlar, bir bira alıp yanlarına oturmak için izin istiyorum. Lodge’ta tam pansiyon kaldığım için güzel bir öğle yemeği paketim var. Bira almak için barda beklerken, barın duvarına yapıştırılmış çok sayıda kâğıt paranın arasında gözüme Atatürk resmi olan bir para takılıyor; beşyüzbin Türk Lirası. Üzerine okuyamadığım bir şeyler yazılmış.

Büyük grubun aracı hareket etmek üzere iken veranda tamamen boşalıyor. İki aile ile birlikte, büyük masalara geçiyoruz. Güzel bir sohbet başlıyor. Haftasonu tatili için gelmiş Güney Afrikalı çiftçiler. Şekerkamışı yetiştiriyorlarmış. Bayanlardan biri, Afrika’daki gezimin sekiz ay süreceğini duyunca; ”n’olur beni de sırtçantanın şu gözüne al” diye takılıyor. Erkeklerden biri, çocuklara kola, kendisine ve bana bira alıp geliyor.

Afrikanlar, Avrupa’daki akrabaları kadar soğuk değiller, aksine daha konuşkan ve sıcakkanlılar. Belki de dünyanın uzak bir ülkesinde yaşamanın getirdiği bir durum; yalnızlıklarını karşılaştıkları diğer beyazlarla gidermeye çalışıyorlar.

Dönüş saati geliyor, Afrikan aileler ile vedalaşıyorum. Dörtçekerimizle geçitten aşağıya inmeye başlayınca tekrar bulutların içine giriyoruz. Isı hissedilir bir şekilde düşüyor. Sınır noktasını geçtikten sonra pasaportlarımız dağıtılıyor. Pasaportumda, Leshoto’ya giriş-çıkış damgam var.

FARUK BUDAK

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT

KENDİNİ SOBELEMEK – 1

Az eşya ile, azla yetinebilmek de arınmayı sembolize eder Dostum. Bilirsin tüm ruhani öğretilerin temelinde arınma -yüklerden kurtulma- vardır. Eşyalar da insanda ağırlık yapar. Ruhsal olarak kendine merkezlendiğinin dışa yansımasıdır. Yani aslında tüm yollar sana çıkar.

Posted in KİŞİSEL GELİŞİM

BİR HİNDİSTAN GECESİ

Pembe Şehir Jaipur’un Dayanılmaz Güzelliği

Bir Hindistan gecesinin başlangıcındayım. Hindular evlerinin bahçelerinde, caddelerde, sokaklarda ateşler yakarak yarınki kutsal günü kutlamaya başlıyorlar. Holy (Colour Festival), birbirlerinin üzerine renkli boyalar atarak kışın bitişini kutladıkları özel bir gün. Hava sıcaklığının otuzbeş derecelerde dolaştığı bir ülkede insan ister istemez, “bu nasıl bir kış bitişi” diye sormaktan alıkoyamıyor kendini.

Karşımda, uzaktaki tepelerin üzerine yükselmiş enfes bir dolunay, arka fonda gece kuşlarının inanılmaz tonlardaki “ben buradayım” deyişleri, şehrin değişik noktalarında yanan ateşler, sanki bambaşka bir dünyanın eşiğinde olduğumu ruhumun derinliklerine kadar hissettirdiği mistik bir atmosferin görsel unsurları. Gezi boyunca çok güzel şeyler yaşayacağım duygusu, mutluluk dolu bir ürpertiye dönüşüyor. Bugün dolaştığım Eski Şehrin güzelliğinden dolayı zaten sarhoş olmuş bir haldeyim.

Pakistan sınırındaki Rajastan eyaletinin Jaipur şehrindeyim. Güne Eski Şehri (Old City) çevreleyen surlardaki yedi giriş kapısından biri olan Sanganeri geçip neredeyse otuz metre genişlikteki bulvarda yürüyerek başlıyorum. Her taraf kutsal ineklerle dolu. Tüm sur duvarları ve görebildiğim bütün yapılar pembe renkli taşlardan yapılmış. Bulvarın her iki yanındaki yüzyıllara tanıklık etmiş ama şimdilerde bakımsızlığın pençesinde iyice harap hale gelmiş pembe ve portakal renkli yapılar, insanı bir masal alemindeymişçesine büyülüyor. Her biri, Boğaziçi yalıları gibi muhteşem.

Yerleri süpürmeye çalışan renkli sariler içindeki hintli kadınlar, enfes fotoğrafik görüntüler veriyor. An’ı yaşıyorum. Kendimi Hindistan denilen o koca ırmağın sularına bırakma zamanı. Akıntıyla sürükleniyorum.

Sol tarafımda insanı hayrete düşüren güzelliği ve şirinliği ile Hawa Mahal’i (Rüzgar Sarayı) görüyorum. 1700lerin sonunda inşa edilmiş bu beş katlı yapının en görkemli tarafı, caddeye bakan yüzü. Daracık pencereli küçük kafesler, City Palace’da oturan Rajanın haremindekilerin şehirdeki günlük yaşamı izleyebilmeleri için özenle yapılmış.

Fotoğraf çekmek için yapıya yaklaştığımda, biraz önce özel otobüslerinden inen Alman turist grubunu kaçırmamak için acele ile ortaya çıkan bir kobra yılan oynatıcısı, elindeki kavalı üflemeye başlıyor. Kobra dışarı çıkmaya başlayınca, ben de diğerleri gibi fotograf makinamı çıkartarak, oyunun birinci perdesinde bana verilmiş rolü oynuyor ve deklanşöre basıyorum. Rolüm bitip te sahneyi terk etmeye çalıştığım anda, oyunun ikinci perdesi kaçınılmaz bir şekilde hemen başlıyor. Bir başkası, “fotoğraf çektin, para vereceksin” nidalarıyla üzerime geliyor. İşte tahmin ettiğim “olmazsa olmaz”. Böyle bir gösteri için zaten kabul edilebilir limitler içinde bir şeyler ödemem gerekiyor. Bakalım ne kadarla kurtulabileceğim? Sorduğumda, ikiyüz rupiden kapıyı açıyor. Ben de en düşük rakamı teklif ediyorum. On rupi. “Sabah olduğu için okey”.

Geldiğim yönde, biraz daha yürüyünce Eski Şehrin ortalarında yer alan City Palace’a geliyorum. Şehrin gürültüsünü geride bırakarak, Sarayın pembe duvarlardan oluşan labirentlerinde, kuş seslerinin dayanılmaz ferahlığında kaybolmak, bu gezide yaşadığım keyifli ayrıcalıklardan bir tanesi. Bu güzel atmosferi yaşamak hoş bir duygu. Eski Rajanın hala sarayın bir bölümünde yaşıyor olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırtıyor. Herhalde, sarayın giriş ücretleri ile gününü gün etmeye devam ediyordur şanslı adam.

Öğleye doğru hava sıcaklığı iyice rahatsız etmeye başlayınca otele gidip biraz dinleniyorum. Bugün, City Palace yakınındaki Şehir Stadyumunda yılda bir kez yapılan “Fil Festivali” var. Kaldığım otelin müdürü “mutlaka gitmelisin” dediğine göre mutlaka gitmeliydim.

Geçit töreni tam zamanında başlıyor. Fillerin süslemeleri son derece gösterişli. Rengarenk kumaşların bağlandığı uçları kesilmiş dişleri bile bir renk cümbüşü içerisinde. Alınlarındaki kaplan figürleri, rengarenk çiçekler, mistik desenler bu sakin hayvanları bir kat daha sevimli kılıyor. Bembeyaz giysiler içindeki sürücüleri de filler kadar haşmetli görünüyor. Savaşçılar, geleneksel kıyafetleri ile atların, develerin üzerindeler. Rajastan’ın değişik yörelerinden gelmiş çeşitli dans grupları oynayarak gösteri konvoyunda ilerliyor.

Geçit töreninin bitiminden sonra filler tribünlere yanaşarak seyircileri selamlıyor. Ardından ilk dans gösterisi başlıyor. Savaştan dönen kocalarını karşılayan Rajput kadınlarının dansıymış. Coşkulu, sevinç yüklü bir dans. Dansçı bayanların arasında beyaz bir genç kız da var.

Sekiz ayrı grubun geleneksel dans gösterileri, fillerin yarışları ile geçen dolu dolu iki saat. Festivalden çıktığımda, beni stadyuma getiren rikşacının hala beklediğini görüyorum. Beraber otelime dönüyoruz.

İşte Hindistan, tekrar önümden akıp gidiyor.

Posted in KEŞİF NOTLARIM

OUAGADOUGOU’DA OLMAK

Biliyorum ilk aklınıza gelecek soruyu. Telaffuzu da, yazılması da zor bu şehir nerededir diye soracaksınız. Fransızların Batı Afrika’daki sömürge döneminde “Yukarı Volta” adını verdikleri ama sonradan sömürge karşıtı siyah liderlerinin “onurlu ve saygın insanlar ülkesi” olarak ismini değiştirdikleri Burkina Faso’nun bu sakin ve huzurlu başkentinde bir bayram sabahına uyanıyorum.

Bizim adetlerimizden biraz farklı olarak saatin 10u geçtiği bir saatte şehrin ana meydanı Independance Square’de kılınan toplu namazla başlayan bayramlaşma heyecanı…

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı İnsani Standartlar Endeksine göre tüm ülkeler listesinin en son sırasını komşusu Nijer ile paylaşan bu fakir ülkenin fakir ama tüm bu olumsuzluklara, yoksulluğa karşın yaşamı kucaklayan, gülümseme eksik olmayan mutluluk dolu yüzlerin egemen olduğu toprak sokaklarındayım… Şehrin içindeki “Baraj” diye adlandırılan suni gölün kıyısında, bir Afrika günbatımının çılgın kızıllığını fotoğraf makineme hapsetmeye çalışırken arkadaki Mercury Hotelin tenis kortundan yükselen mutlu azınlık kahkahaları ile fakirlik ve yoksulluğun yanyana, dizboyu yaşandığı siyah Afrika’nın ruhuna tam uyan başkenti. Akşam trafiğinde yüzleri maskeli motorsiklet kullanan genç bayanların sessizce akıp gidişleri, Afrika’da olduğumu derinliklerime kadar hissettiren simsiyah güzellikler, kırmızı toprağın egsoz dumanlarıyla harmanlanarak oluşturduğu boğucu kırmızı siste asılı kalmış kıpkırmızı bir güneşin yarattığı şaşkınlığı üzerimden atmaya çalışıyorum…

Soygun ve rüşvetlerle dolu Afrika yakın tarihinde devrimler, karşı darbeler ve askeri yönetimlerle dolu bir geçmişin ardından Sahra’daki büyük kuraklık nedeniyle düzenlenen para toplama kampanyası şarkısı ‘We Are The World’ün gelirlerinden Burkina Faso’ya hiç bir bağış yapılmamasını eleştiren, 1984’te Küba’ya yapacağı bir seyahat için Birleşmiş Milletler hava sahası üzerinden uçmasına izin verilmeyince Birleşmiş Milletler önde gelenlerini hiçe sayarak New York’un Harlem’ini ziyaret etmeyi tercih ederek onu büyük sevinçle bekleyen kalabalığa ‘Siyah Harlem benim White House’um’ diyebilen, öldürüldüğünde eski bir Renault, bir dolap, birkaç gitar ve bisiklet, bankada 560 dolar, ödenmemiş 2200 dolarlık ev borcu dışında hiçbir şeyi olmayan Afrika’nın Che Guevera’sı Thomas Sankara gibi bir lider çıkartmış, şimdilerde Batı Afrika’nın en sakin ülkesi… Ahhh Burkina Faso…

Komşu ülke Fildişi Sahili’nden Tiken Jah Fakoly’nin “Sınırları Açın” (Ouvres Les Frontiers) diyen müziğinde siyahlar için Afrika’nın değerinin, kendi ülkelerine verdikleri değerden çok daha üstün olduğunu duyumsarken, Sting’in “An English Man”inin Batı Afrika versiyonu “Paris’te Bir Afrikalı’sında Fakoly, Afrika’da bir beyaz olmanın tezatlığını iliklerime kadar hissettiriyor.

Fransızca öğrenmeme inadımın neden olduğu sevimli yanlış anlaşılmaların ortak paydasında pekişmeye başlayan beyaz dostluklar, AIDSin kol gezdiği bu öksüz bırakılmış coğrafyada beş yıldızlı otelin işadamı formatındaki beyaz erkek misafirlerine gülümseyerek gecelik keyiflerde buluşma isteğini ileten, ama kesinlikle uzak durulması gereken birbirinden güzel, siyah zehirli çiçekler, Burkina Faso fotoğraf karesindeki görsel unsurlarından sadece birkaçı…

Sofitel Hotelin kafesinde, Afrika’yı benden daha fazla seven bir insan ile paylaşılan bir kahve keyfinde, ruhunun ruhumu aydınlatan parlaklığıyla yarınki gündoğumu ile Sirius’lu Dogonların ülkesine başlayacak yolculuğun gebe olduğu sürprizlerin heyecanını şimdiden duyumsamak ve tüm bunların dışında, yanına sadece fotograf makinasını almış beyaz bir gezgini oynamak… Bir başka ruh için ise belki de tüm yaşam boyunca sürecek çok uzun bir yolculuğa bir Ouagadougou akşamında başlamak…

Dr. Faruk BUDAK

Posted in KEŞİF NOTLARIM, SEYAHAT

İŞ YAŞAMI BİR SANATTIR…

Kişinin kendini sürekli geliştirmesi, yaşamın tüm alanında geçerli olan en önemli hususlardan birisidir. Birey tüm yaşamı boyunca, özel yaşamından iş yaşamına kadar birçok zorlu durum ve sınavlar ile karşılaşır. Cesaret denemelerinden, kendine olan inancına kadar yüzleşmesi gereken birçok durum ile yüz yüze gelir. Kendini hangi duygu ve inançlar ile beslediği yaşadığı durumlarda sürekli olarak karşısına çıkmaktadır.

Birey, tüm yönleri ile bireydir. Sahip olduğu her şey, onu ifade eder ve tamamlar. Hangi üniversiteyi bitirdiğinizin ya da hangi meslek dalında olduğunuzun pek bir önemi yok. İş yaşamında da başarı için sadece diploma yeterli değildir. Kendini ifade edebilme, pozitif olabilme, kendine güvenme ve daha birçok nitelik bireyi bütün kılar. Sadece teknik bilgiye sahip olmak, bir işte başarılı olabilmeyi garanti etmez. Kendini ifade edemedikten sonra, hangi diplomaya sahip olduğunuzun pek te önemi yoktur.

İş yaşamındaki sorunların üstesinden gelebilmek için birçok özelliği kendimizde beslemek ve barındırmak gerektirmektedir. Bunun için kişinin kendini geliştirmesi, kendi benliğine yatırım yapması, farkındalık ve bilinç yolunda çalışması çok önemlidir. Kişi kendi iç dünyasında başarılı olabildiği ölçüde, dış dünyada da başarılı olabilir. Kişinin kendini tanıması, inançlarının bilincinde olması çok önemlidir. Kendini gözlemleyen insan, kendini tanımaya başlar; tanıdıkça kendini dönüştürebilme süreci de devreye girer.

İş yaşamında, diplomanızın yanı sıra, ne kadar pozitif olduğunuz, kendinize ne kadar inandığınız ve kendinizi ne derece ifade ettiğiniz büyük önem taşır. Kendini ifade edemedikten sonra sahip olduğunuz unvanların pek te önemi yoktur. Kurumlar, organizasyonlar içinde sadece diplomanızla değil, sahip olduğunuz tüm karakteristik özelliklerle de var olursunuz. Bu yüzden iş yaşamında başarı için, teknik bilgi birikiminde olgunluk kadar, içsel olarak kendini geliştirme, iç dünya üzerinde çalışma da çok önemlidir.

İnançlar üzerinde çalışılması, kişisel gelişimde çok önemlidir. Kendimize ne kadar inanıyoruz, kendimizin ne kadar arkasındayız, zorlu durumlarla karşılaştığımızda içimizden yüzeye çıkan duygu nedir? Hangi duygularımız baskın ve hayatımıza şekil vermektedir? Tüm bunların farkında olan birey, kendini hangi alanda tamamlaması gerektiğini de bilir.

Bir insanın iç enerjisi, sürekli olarak dışına yansıyarak, diğer insanları da etkileyebilme noktasına ulaşır. Cesaret sahibi olmayan, kendine inanmayan biri, iş yaşamında zorluklar ile karşılaştığında, takındığı tutum ve içinde bulunduğu ruh halini diğerlerine de yansıyacaktır. Aynı şekilde kendine inanan biri, zorluklarla karşılaştığında, kendisi pozitif olduğu için etrafındakileri de pozitif yönde motive eder.

Kişi mesleğine içinde bulunduğu ruh halini de katar ve bu ruh hali, iletişime geçtiği insanlara da yansır. Bir mağazaya girdiğinizi ve bu mağazada yüzü asık bir tezgahtar ile karşılaştığınızı düşünün, sizin üzerinizdeki etkisi nedir? Aynı şekilde bir mağazaya girdiğinizi ve sizi güler yüzle karşılayan biri ile iletişime geçtiğinizi düşünün. En küçük boyuttaki işletmelerden en büyük kurumlara kadar çalışanlar, müşteriler ve diğer çalışanlar üzerinde etki yaratırlar. Biri diğerini etkiler, böylece zincirleme bir etkileşim sürekli olarak devrededir.

Birey, kendine inandığı sürece başarılı olabilir. İnanç, bireyi başarıya taşıyacak olan gerekli motivasyonu sağlar. Kendi üzerinde çalışan biri, sürekli olarak kendini tamamlama yolunda ilerler ve iç dünyasında gerçekleşen bu dönüşüm, dış dünyayı da şekillendiren hammadde haline gelir. İş yaşamı inişli çıkışlıdır. İş yaşamında karşılaşılan zorlukların üstesinden gelebilmek için, kendine inanan, güvenen, irade ve pozitif odak sahibi bireylere ihtiyaç vardır. Bu özelliklere sahip olan bir birey, şirketin atardamarı gibidir. Şirket içinde gereken motivasyonu, kendi iç dünyasında taşıdığı motivasyonu yayarak etrafına salar. Kendine has olan motivasyonu başkalarını da etkileyerek, diğerlerinin de motive olmalarına olanak tanır.

Şirket yöneticileri, her şeyden önce çalışanları bir bütün olarak ele almalıdır. Dikkat etmeleri gereken sadece diploma ve teknik bilgi olmamalı, çalışanın kişiliği, kendine olan güveni, başarı motivasyonu, kendini ifade edebilme yeteneği ve pozitifliği de olmalıdır. Şirketi başarıya taşıyan çalışanlar, çalışanları başarıya taşıyan ise iç dünyalarıdır.

Dr. FARUK BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

KURUMSAL POZİTİF ENERJİ YARATABİLİYOR MUYUZ?

Kurumlar, ortak çalışma alanlarıdır. Bu ortak çalışma alanlarında işlev gören bilgi birikimin yanı sıra kişilerin ruhsal durumlarından kaynaklanan ve karşılıklı olarak akan enerjinin varlığı da önemlidir. İşte bu enerji, bilginin pratiğe dönüştürülmesi sürecinde, önemli bir faktördür.

Negatif atmosfere sahip mekânlar, negatif odaklı insanların yaydıkları enerjinin etkisi altındaki alanlardır. Böyle bir ortamda bilgi birikimi ne kadar geniş ve yoğun olursa olsun, ortamın atmosferi bilgi akışını etkiler. Böylece var olan bilgi, kısıtlanmaya ve bireyler arasındaki enerji akışındaki tıkanıklık nedeni ile işlevsiz kalmaya mahkûmdur.

Pozitif atmosfere sahip mekânlar, pozitif odaklı insanların yarattığı alanlardır. Böyle bir ortamda bilgi, rahatça akışa geçer. Atmosferin verdiği rahatlık, bilgi akışını ve kurumsal verimliliği hızlandırır.

Kurum içerisinde negatif ya da pozitif atmosferi oluşturan, çalışan insanlardır. İnsanın ruhsal durumunu da kendisi hakkındaki inançları belirler. Kişi, işi ile ilgili bilgi birikimine önem verdiği ölçüde, kendi kişisel gelişimine de önem vermelidir. Bu anlayış, çok boyutlu olarak profesyonelleşmesine yardımcı olur. Her düzen, birbirine bağlı zincirlerden oluşur. Zincirin her bir halkası ne kadar gelişir ve kuvvetlenirse, zincir de o derece güçlenecektir.

Kendini geliştirebilen birey, ortak çalışma alanındaki başkalarını da geliştirebilir. Kendine güvenen biri, başkalarına güvenebilir. Kendini geliştirmede başarılı olan biri, başkalarını ve çalıştığı kurumu geliştirmede başarılı olabilir.

Nasıl bir iş arkadaşı ile çalışmak size daha çok keyif verir? Geniş iş bilgisine sahip fakat negatif biri ile mi? Geniş iş bilgisine sahip aynı zamanda pozitif olan biri ile mi?

İşi hakkında geniş bilgiye sahip fakat kendini kişisel olarak geliştirmede yetersiz kalan biri, yarım bir çalışan gibidir. Birey, işi hakkında gerekli tüm bilgiye ve profesyonelliğe sahip olabilir fakat bireysel gelişiminde de kendini pozitif gelişim için eğitmiyorsa, başarılı olma şansı zaman içinde azalacaktır.

Kişinin ruhsal durumu, onun bilgisini pratiğe dönüştürmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Kendine güvenen, insan ilişkilerinde pozitif tutum içinde olabilen, kendine ve diğerlerinin başarısına inanan bir birey; bilgisini uygulamaya geçirmekte ustadır. Çünkü çok boyutlu bir profesyonel kimlik taşımaktadır. Bilgisini, hem kendine hem de başkalarına hizmet ile birleştirmekte, böylece kendini her yönden ifade edebilmektedir. Aynı şekilde bilgi birikimine sahip fakat kişisel gelişimi üzerinde başarısız olan bir birey de, çok boyutlu düşünüp hareket edemez. Bu yüzden çalışan bir birey çok boyutlu olduğu zaman başarıyı geçerli kılabilir.

İş yaşamında profesyonel olmayı gerçekten başarabiliyor muyuz? Profesyonel olmayı başarmak isteyen kişi, iş yaşamında ihtiyaç duyacağı bilgileri sürekli genişletmeye çalışırken aynı zamanda kendini kişisel olarak ta geliştirmelidir. Kurumsal başarı, ancak teknik bilgi ve bireysel gelişimin uygun bir şekilde sentezlendiği pozitif enerjili ortamlarda elde edilebilir.

Dr. Faruk BUDAK, PMP

Posted in PROJE YÖNETİMİ

MUTLAKA… Bana Göre Gezmeniz, Görmeniz veya Yapmanız Gereken 50 Aktivite

1. Hindistan, Agra, Taj Mahal
2. Hindistan, Ellora’daki ana tapınak Kaisala
3. Hindistan, Rajastan, Jaipur’daki Amber Kalesinin saray bölümünde dolaşmak
4. Hindistan, Varanasi’de ölü yakma törenlerini izlemek
5. Nepal, Katmandu’daki Swayambunath ve Boudhanat Tapınakları ile Pashupatinath Tapınağındaki ölü yakma törenlerini izlemek.
6. Nepal, Baktapur’da kentin sokaklarında kaybolmak
7. Burma, Bagan’daki tapınakları dolaşmak ve burada balon turu yapmak
8. Burma, Thayet Myo’daki Türk Askeri Şehitliğini ziyaret
9. Laos, Luang Prabang’taki tapınaklar
10. Laos, Huay Xai’den Luang Prabang’a Mekong nehri üzerinde yolculuk
11. Laos, Vientiane’de Kop Chai Deu Restoranda “Mekong Fish Steak” yemek
12. Kamboçya, Angkor’daki Bayon Tapınağı
13. Kamboçya, Phnom Penh’deki Ölüm Tarlalarını dolaşmak
14. Vietnam, Halong Bay’de tekne turu
15. Vietnam, Sapa’da pirinç tarlaları arasında trek
16. Tayland, Mae Hon Son’da LongNeck Karen kadınlarının köylerini ziyaret
17. Tayland, Kwai Köprüsü
18. Malezya, Kuala Lumpur’da Petronas Kulelerinden şehri seyretmek
19. Malezya, Perhentian Adalarının küçüğünde Long Beach’te denize girmek, dalış yapmak
20. Malezya, Penang Adasındaki Georgetown şehrinin Chinatown’ı
21. Sumatra, Lake Toba
22. Java, Bromo Volkanı
23. Bali, Ubud’ta geceleri tapınaklardaki dans gösterilerini izlemek
24. Bali, Tanah Lot’ta günbatımını izlemek
25. Bali, Ubud’ta pirinç tarlaları arasında trekking
26. Güney Afrika, Cape Town, Robben Adasındaki hapishane
27. Güney Afrika, Drakensberg dağlarındaki kaya resimleri
28. Mozambik, Başkent Maputo’da Fish Market’ta kendi seçtiğiniz balığı afiyetle yemek
29. Zimbabwe, Mana Pools Milli Parkında Zambezi Nehrinde kano turu yapmak
30. Zimbabwe, Bulowayo’dan bir gece treniyle Vic Falls’a gidip şelaleri görmek
31. Zimbabwe, Gweru’da genç aslanlarla birlikte yürüyüş yapmak
32. Malawi, Ilala Feribotuyla gölde yolculuk
33. Tanzanya, Ngorongoro ve Serengeti’de safari
34. Tanzanya, Serengeti’deki vahşi yaşamı balonla havadan izlemek
35. Zanzibar, Stone Town’un daracık sokaklarında kaybolmak
36. Zanzibar, Stone Town’daki Africa House otelinin terasında akşam güneş batarken çay keyfi
37. Kenya, Nairobi’deki Carnivore’de akşam yemeği
38. Kenya, Masai Mara’da safari
39. Etiyopya, Lalibela’daki kaya oyma kiliseler
40. Sudan, Hartum’da Nil’in iki kolunun birleştiği yerden Nil’i izlemek
41. Mısır, Nil’de gemi yolculuğu
42. Mısır, Luksor’da akşamüzeri feluka ile Nil’de gezinti
43. Mısır, Dahab’ta Kızıl Deniz kıyısında ya da Adam’s Bar’da akşam saatlerinde NARGİLE veya ÇAY keyfi
44. Mısır, Sina Dağında güneşin doğuşunu izlemek
45. Ürdün, Petra’da Manastır’ın karşısındaki kayaya oyma kafede bir demli çay molası
46. Suriye, Hamidiye Çarşısındaki Bektaşi’nin dondurmasını tatmak
47. Suriye, Emevi Caminin avlusunda saat 16 sularında güneşin mozaikler üzerindeki parıltılarını izlemek
48. ABD, San Fransisko’nun sokaklarında dolaşmak
49. ABD, Philedalphia’da Museum of Art’ı dolaşmak
50. ABD, New York’ta Brooklyn’den Manhattan’ı seyretmek

Posted in SEYAHAT, SÖZ TECRÜBENİN

PROJE YÖNETİMİNDE TAKIM İLETİŞİMİ

Proje yönetiminde “insan unsuru” asla önemini yitirmeyecek önemli bir faktördür. Projeler insanlar tarafından yürütüldüğü için, bu unsurlar arasındaki iletişim de önemli bir olgudur.

İnsanı birer obje ya da eşya gibi gören yönetim anlayışları iflas etmeye mahkûmdur. İnsan, saygı görmek, nezaket gösterilmek ister. Birer makine değiliz ve bizim de karşılanması gereken üst düzey ihtiyaçlarımız vardır. Hepimiz, sevilmek, takdir edilmek, güvenlik ihtiyacımızı karşılamak, sağlıklı olmak, başarılı olmak istiyoruz. Bu beklentiler, tüm çalışan ve üreten insanların buluştuğu bir ihtiyaçlar ortak paydasıdır.

İş ortamında çalışan bireylerin arasındaki saygı, sevgi ve birbirlerine verdikleri değer, o kurumun başarıya ulaşabilmesi açısından temel ihtiyaçlardan biridir. Proje takımlarında da projenin başarı ile sonuçlanabilmesi için takım üyeleri arasındaki saygı, işbirliği ve değer verme çok önemli bir faktördür. En iyi proje takımları, bireylerin birbirlerine değer verdiği, saygı gösterdiği gruplar olmaktadır. Bunu kendi ekibimizde, nasıl sağlayabiliriz sorusunun cevabı çok basit ve net olarak verilebilir.” Size nasıl davranılmasını istiyorsanız insanlara öyle davranın”. Bu çok basit kural, iyi bir takım iletişimi için anahtar roldedir.

Takım içindeki iletişimi nasıl canlandırabilir ve olumlu ivme kazandırabiliriz sorusuna vereceğimiz cevabı biraz daha detaylandırırsak karşımıza uygulaması oldukça kolay bazı püf noktalar çıkmakta.

• Hatalı olduğunuzda bunu kabul edin.
Hatasız kul olmaz. Doğal olarak hepimiz hata yaptık, yaparız ve gelecekte de yapmaya devam edeceğiz. Yapılan hatanın hemen ardından takım elemanlarının görmek istediği şey bu hatanın nasıl çözümlendiği hususudur. İşte asıl ilişkileri ve iletişimi etkileyen nokta burasıdır. Maalesef şark mentalitesinden gelen bir toplumun bir bireyi olarak hatalı olduğumuzu kabul etmek kolay değildir fakat bunu yapabildiğimizde takımdakilerin size olan saygılarının artacağı muhakkaktır. Unutmayalım ki karşımızdaki insan alçakgönüllülük, olgunluk, zarafet gösterdiğinde ona karşı biz de sempati besler, saygı duyar ve kendimizi ona daha yakın hissederiz. Bu nedenle hatalı olduğumuzda bunu kabul etmemiz önemli bir davranış şeklidir.

• Hoş görülü olun, yardım etmekte gecikmeyin.
Günümüzün rekabetçi iş ortamı, spesifik konularda uzmanlaşmayı gerektirmektedir. Dolayısı ile herkesin her konuyu bilmesi imkânsızdır. Bizden yardım isteyen bir takım elemanına hoşgörü ile yaklaşmamız gerekir. Sürecin işleyişi sırasında zaman zaman bizim de onun yardımına ihtiyaç duyacağımız sorunlarla karşılaşabiliriz. Takım içerisindeki herkes bilgi ve tecrübe birimini paylaşabiliyorsa, oluşan ortak ve büyük güç ile tüm sorunların üstesinden gelinebilir. Yine şunu unutmayın ki bu tür “yardımsever” kişiler, takım içerisinde her zaman olması istenen, saygı duyulan, aranan kişilerdir.

• Direkt temas kurun.
İletişimde “direk temas” oldukça önemlidir. Mümkün olabildiğince “yüz yüze iletişim” en sağlıklı iletişim şeklidir. İletişimde olmanız gereken paydaşlarla yüz yüze ya da telefonla iletişim kurmaya çalışın, onların mümkün olduğunca toplantılarınıza katılmalarını talep edin ve böylece iletişim problemlerini minimuma indirmeye çalışın. E-postalar, maalesef şu andaki teknolojik düzeyleri ile sesimizi, tonumuzu ve vücut dilimizi aktaramamaktadır.

• Her hafta bir takdir notu yazın.
“Takdir edilmeyen davranışlar, iş süreçlerini olumsuz etkiler” deyişinden yola çıkarak takdir edilmenin bir insan için ne kadar önemli olduğunu, ona ne kadar olumlu bir motivasyon kazandıracağını unutmayınız. Bu tür notlar, özel takdir belgelerinin çalışanlar tarafından özellikle saklandığını, önem verildiğini unutmayalım ve bir yönetici olarak bu konuda cimri olmayalım. Üstelik, bu olumlu davranışınızla diğer takım üyelerine bir rol modelliği yaparsınız. Bu, aynı zamanda bir güven duygusu da yaratır.

• Güzel şeyler yapın.

Proje yöneticisi bir örnek rol modeli olarak, diğer takım üyelerine karşı hep saygılı ve kibar davranmalı, her zaman cana yakın, mütevazı ve yardımcı olması gerekir. Bu tür ince davranışlar neredeyse hiç zaman almaz ve projenin, organizasyonun ya da takım ruhu açısından beklenenden fazla olumlu etki yaratabilir.

Kendinize gösterilmesini istediğiniz incelik ve saygıyı diğerlerine de göstermemiz gerekir. Bunu, siz ve karşınızdaki proje elemanı arasındaki bağları ve güveni artırmak için bir fırsat olarak görün ve bu konuda çaba harcayın. Eğer olumlu ve yapıcı davranışlar sergiler ve eleştiriden kaçınırsanız, iyi bir iletişimci olma konusunda ciddi mesafe kat etmiş olursunuz.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

SİYAH AFRİKA’DA BEYAZ BİR ADAM

“Don’t forget that you’re white”…

Uçağımın penceresinde kıpkızıl bir güneş doğarken, siyahi şarkıcı Stevie Wonder, o unutulmaz şarkısı ‘superstition’ ile Afrika’ya hoş geldin’ diyor. Müthiş bir şey bu, her şeyin güzel, çok güzel olacağının ilk işareti… Müthiş bir yoğunluk duygusu, artık Afrika’da olduğumu benliğimin çok derinliklerinde hissettiriyor. Koskoca kıtayı bir baştan bir başa geçeceğimin heyecanı bu. Nihayet bu büyük maceranın eşiğindeyim. Afrika topraklarındaki serüvenim şimdi başlıyor. Biliyorum ki Afrika, Asya kadar kolay olmayacak. Bakalım bu siyah kıtada neler yaşayacağım?

Önümde sadece bir buçuk saatlik Johannesburg – Cape Town uçuşu var. İlk adımı atmaya çok az kaldı… Dostum, gerçek safari asıl şimdi başlıyor…

Asya’da hiç karşılaşmadığım bir sorunu, bu kıtaya geldiğim ilk andan itibaren yaşamaya başlıyorum. Bu kaçınılmaz durumla birlikte seyahat edeceğimi düşünmek oldukça can sıkıcı: Siyahlar ile beyazlar arasındaki tehlikeli gerginlik. Hotelin bahçe kapısı sürekli kapalı. Giriş-çıkışlarda kullanmaları için müşterilere birer anahtar veriliyor. Bahçenin içindeki ana binaya da demir parmaklıklı bir kapıdan giriliyor. Bu kapı da aynı anahtar tarafından açılıyor. Girişteki çift kapılı güvenlik sistemi, hiç alışık olmadığım bir duygu.

Saat 12’den sonra Waterfront’u dolaşmak için hotelden çıkıyorum. Elimdeki haritaya göre pansiyonumun da bulunduğu cadde, beni doğruca deniz kıyısına çıkaracak. Düzenli kavşaklar, geniş caddeler, yabancısı olmadığım Amerika benzeri görüntüler. İşsiz siyahlar, çiçek ve dergi satmaya çalışıyorlar.

Uzun bir yürüyüşün ardından Waterfront’a geliyorum. Kafe ve restoranlarla dolu büyük bir alışveriş merkezi, limanla iç içe. Saat Kulesinin (Clock Tower) sağındaki binanın girişinde ”Nelson Mandela Getaway to Robben Island” yazıyor. Birden ‘Robben Island’ın, UNESCO Dünya Kültür Varlıkları Listesinde olduğunu hatırlıyorum. Asya’daki yerler hakkında yolculuk öncesi detaylı bilgi toplayabilme imkânım olmuştu ama Afrika’dakilerin yerlerini tam olarak bilmiyordum. Bu sürprizden dolayı müthiş mutluyum.

Çoğunluğu yaşlı beyaz turistlerden oluşan bir grupla feribota biniyorum. Limandan çıkıp denize açılınca şehrin panoraması belirmeye başlıyor. Bulutların arasındaki Table Mountain (Masa Dağı) ve Green Point’in ötelerine kadar uzanan evleriyle güzel bir şehir Cape Town.

Kırkbeş dakikalık bir yolculuğun ardından adaya ulaşıyoruz. Üç otobüs bizi bekliyor. Genç siyah rehberimiz Keneth’in öncülüğünde yarım saat kadar süren bir otobüs turu yapıyoruz. Keneth seyir halindeyken adanın tarihi hakkında bilgi veriyor. Ada, 1500’lerden itibaren Avrupalı sömürgeciler arasında birkaç kez el değiştirmiş. En son, Güney Afrika’nın ırkçı rejimi tarafından politik mahkumların kapatıldığı bir hapishaneye dönüştürülmüş. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela, burada beşinci bölümün beş nolu hücresinde tam onsekiz yıl tutsak kalmış.

Adada bulunan yapıları, kiliseleri, camileri, İkinci Dünya Savaşı’nda yerleştirilen ve hiç kullanılmayan topları hızlı bir otobüs turu ile görüyoruz.

Tur sırasında gördüğümüz en ilginç yer, mahkûmların çalıştırıldığı kireç ocağı. Alanın tam ortasında yumruk büyüklüğündeki taşlardan oluşmuş bir yığın, dikkatimi çekmişti. Rehberimiz Keneth, tur sırasında burayı en sona bırakmış ve bu taş yığını için ‘Afrika’nın en önemli ulusal anıtı’ demişti. Turdaki herkes çok şaşırmış, böylesine basit bir taş yığınının ulusal anıt olmasını anlayamamıştık. Beş yılda bir, 11 Şubat günü bu hapishanede kalmış mahkûmlar bir araya gelerek o günlerin anısına buraya birer taş bırakıyorlarmış. İşte bu taş yığını böyle oluşmuş. Bu gelenek, son mahkûm ölünceye kadar da devam edecekmiş.

Gezinin ikinci bölümünde asıl hapishaneyi geziyoruz. Yeni rehberimiz yaşamının yirmi yılını burada tutsak olarak geçirmiş olan yaşlı bir siyah. Mandela’nın 18 yıl kaldığı hücreyi, havalandırmaya çıktığı avluyu, banyoları ve yemekhaneyi gezdirip bilgi veriyor. Avluda Mandela’nın 1966 yılında hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı var. Fotoğraf, tam fotoğrafın çekildiği noktaya dikilmiş.

Afrika’nın en güneyindeki Cape Town’a sadece onbir kilometre uzaklıkta olan Robben Adası, Güney Afrika’nın Alkatraz’ı olarak bilinir. Güney Afrika’nın en ünlü özgürlük savaşçıları çeyrek asır gibi uzun bir süre burada tutsak kalmışlardır. Ancak Robben Adası günümüzde ırkçılığa, koloniciliğe, adaletsizliğe ve zulme karşı kazanılan zaferin simgesidir… Aynı zamanda haklı karşı duruşun, azmin ve insanlık onurunun…

Robben Adasındaki hapishane 1997’de kapatılarak müze haline getirilmiştir. 488/64 kayıt numaralı mahkûm Nelson Mandela, 1964’ten 1982 Mart’ına kadar burada kalmış.

Turun sonunda, küçük bir salonda bulunan sıralara oturmamız isteniyor. Rehberimiz sorulara cevap veriyor. Ziyaretçilerden birinin ‘hala neden burada çalışıyorsun’ sorusu hoşuna gidiyor. Öncelikle, siyasi bir tutuklu için iş bulmanın hiç de kolay olmadığını vurguluyor. Sonra, burayı en iyi anlatabilecek kişinin yine burada yaşamış bir mahkûm olduğuna inandığını söylüyor.

Posted in KEŞİF NOTLARIM