PROJE YÖNETİMİNDE TAKIM İLETİŞİMİ

Proje yönetiminde “insan unsuru” asla önemini yitirmeyecek önemli bir faktördür. Projeler insanlar tarafından yürütüldüğü için, bu unsurlar arasındaki iletişim de önemli bir olgudur.

İnsanı birer obje ya da eşya gibi gören yönetim anlayışları iflas etmeye mahkûmdur. İnsan, saygı görmek, nezaket gösterilmek ister. Birer makine değiliz ve bizim de karşılanması gereken üst düzey ihtiyaçlarımız vardır. Hepimiz, sevilmek, takdir edilmek, güvenlik ihtiyacımızı karşılamak, sağlıklı olmak, başarılı olmak istiyoruz. Bu beklentiler, tüm çalışan ve üreten insanların buluştuğu bir ihtiyaçlar ortak paydasıdır.

İş ortamında çalışan bireylerin arasındaki saygı, sevgi ve birbirlerine verdikleri değer, o kurumun başarıya ulaşabilmesi açısından temel ihtiyaçlardan biridir. Proje takımlarında da projenin başarı ile sonuçlanabilmesi için takım üyeleri arasındaki saygı, işbirliği ve değer verme çok önemli bir faktördür. En iyi proje takımları, bireylerin birbirlerine değer verdiği, saygı gösterdiği gruplar olmaktadır. Bunu kendi ekibimizde, nasıl sağlayabiliriz sorusunun cevabı çok basit ve net olarak verilebilir.” Size nasıl davranılmasını istiyorsanız insanlara öyle davranın”. Bu çok basit kural, iyi bir takım iletişimi için anahtar roldedir.

Takım içindeki iletişimi nasıl canlandırabilir ve olumlu ivme kazandırabiliriz sorusuna vereceğimiz cevabı biraz daha detaylandırırsak karşımıza uygulaması oldukça kolay bazı püf noktalar çıkmakta.

• Hatalı olduğunuzda bunu kabul edin.
Hatasız kul olmaz. Doğal olarak hepimiz hata yaptık, yaparız ve gelecekte de yapmaya devam edeceğiz. Yapılan hatanın hemen ardından takım elemanlarının görmek istediği şey bu hatanın nasıl çözümlendiği hususudur. İşte asıl ilişkileri ve iletişimi etkileyen nokta burasıdır. Maalesef şark mentalitesinden gelen bir toplumun bir bireyi olarak hatalı olduğumuzu kabul etmek kolay değildir fakat bunu yapabildiğimizde takımdakilerin size olan saygılarının artacağı muhakkaktır. Unutmayalım ki karşımızdaki insan alçakgönüllülük, olgunluk, zarafet gösterdiğinde ona karşı biz de sempati besler, saygı duyar ve kendimizi ona daha yakın hissederiz. Bu nedenle hatalı olduğumuzda bunu kabul etmemiz önemli bir davranış şeklidir.

• Hoş görülü olun, yardım etmekte gecikmeyin.
Günümüzün rekabetçi iş ortamı, spesifik konularda uzmanlaşmayı gerektirmektedir. Dolayısı ile herkesin her konuyu bilmesi imkânsızdır. Bizden yardım isteyen bir takım elemanına hoşgörü ile yaklaşmamız gerekir. Sürecin işleyişi sırasında zaman zaman bizim de onun yardımına ihtiyaç duyacağımız sorunlarla karşılaşabiliriz. Takım içerisindeki herkes bilgi ve tecrübe birimini paylaşabiliyorsa, oluşan ortak ve büyük güç ile tüm sorunların üstesinden gelinebilir. Yine şunu unutmayın ki bu tür “yardımsever” kişiler, takım içerisinde her zaman olması istenen, saygı duyulan, aranan kişilerdir.

• Direkt temas kurun.
İletişimde “direk temas” oldukça önemlidir. Mümkün olabildiğince “yüz yüze iletişim” en sağlıklı iletişim şeklidir. İletişimde olmanız gereken paydaşlarla yüz yüze ya da telefonla iletişim kurmaya çalışın, onların mümkün olduğunca toplantılarınıza katılmalarını talep edin ve böylece iletişim problemlerini minimuma indirmeye çalışın. E-postalar, maalesef şu andaki teknolojik düzeyleri ile sesimizi, tonumuzu ve vücut dilimizi aktaramamaktadır.

• Her hafta bir takdir notu yazın.
“Takdir edilmeyen davranışlar, iş süreçlerini olumsuz etkiler” deyişinden yola çıkarak takdir edilmenin bir insan için ne kadar önemli olduğunu, ona ne kadar olumlu bir motivasyon kazandıracağını unutmayınız. Bu tür notlar, özel takdir belgelerinin çalışanlar tarafından özellikle saklandığını, önem verildiğini unutmayalım ve bir yönetici olarak bu konuda cimri olmayalım. Üstelik, bu olumlu davranışınızla diğer takım üyelerine bir rol modelliği yaparsınız. Bu, aynı zamanda bir güven duygusu da yaratır.

• Güzel şeyler yapın.

Proje yöneticisi bir örnek rol modeli olarak, diğer takım üyelerine karşı hep saygılı ve kibar davranmalı, her zaman cana yakın, mütevazı ve yardımcı olması gerekir. Bu tür ince davranışlar neredeyse hiç zaman almaz ve projenin, organizasyonun ya da takım ruhu açısından beklenenden fazla olumlu etki yaratabilir.

Kendinize gösterilmesini istediğiniz incelik ve saygıyı diğerlerine de göstermemiz gerekir. Bunu, siz ve karşınızdaki proje elemanı arasındaki bağları ve güveni artırmak için bir fırsat olarak görün ve bu konuda çaba harcayın. Eğer olumlu ve yapıcı davranışlar sergiler ve eleştiriden kaçınırsanız, iyi bir iletişimci olma konusunda ciddi mesafe kat etmiş olursunuz.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

SİYAH AFRİKA’DA BEYAZ BİR ADAM

“Don’t forget that you’re white”…

Uçağımın penceresinde kıpkızıl bir güneş doğarken, siyahi şarkıcı Stevie Wonder, o unutulmaz şarkısı ‘superstition’ ile Afrika’ya hoş geldin’ diyor. Müthiş bir şey bu, her şeyin güzel, çok güzel olacağının ilk işareti… Müthiş bir yoğunluk duygusu, artık Afrika’da olduğumu benliğimin çok derinliklerinde hissettiriyor. Koskoca kıtayı bir baştan bir başa geçeceğimin heyecanı bu. Nihayet bu büyük maceranın eşiğindeyim. Afrika topraklarındaki serüvenim şimdi başlıyor. Biliyorum ki Afrika, Asya kadar kolay olmayacak. Bakalım bu siyah kıtada neler yaşayacağım?

Önümde sadece bir buçuk saatlik Johannesburg – Cape Town uçuşu var. İlk adımı atmaya çok az kaldı… Dostum, gerçek safari asıl şimdi başlıyor…

Asya’da hiç karşılaşmadığım bir sorunu, bu kıtaya geldiğim ilk andan itibaren yaşamaya başlıyorum. Bu kaçınılmaz durumla birlikte seyahat edeceğimi düşünmek oldukça can sıkıcı: Siyahlar ile beyazlar arasındaki tehlikeli gerginlik. Hotelin bahçe kapısı sürekli kapalı. Giriş-çıkışlarda kullanmaları için müşterilere birer anahtar veriliyor. Bahçenin içindeki ana binaya da demir parmaklıklı bir kapıdan giriliyor. Bu kapı da aynı anahtar tarafından açılıyor. Girişteki çift kapılı güvenlik sistemi, hiç alışık olmadığım bir duygu.

Saat 12’den sonra Waterfront’u dolaşmak için hotelden çıkıyorum. Elimdeki haritaya göre pansiyonumun da bulunduğu cadde, beni doğruca deniz kıyısına çıkaracak. Düzenli kavşaklar, geniş caddeler, yabancısı olmadığım Amerika benzeri görüntüler. İşsiz siyahlar, çiçek ve dergi satmaya çalışıyorlar.

Uzun bir yürüyüşün ardından Waterfront’a geliyorum. Kafe ve restoranlarla dolu büyük bir alışveriş merkezi, limanla iç içe. Saat Kulesinin (Clock Tower) sağındaki binanın girişinde ”Nelson Mandela Getaway to Robben Island” yazıyor. Birden ‘Robben Island’ın, UNESCO Dünya Kültür Varlıkları Listesinde olduğunu hatırlıyorum. Asya’daki yerler hakkında yolculuk öncesi detaylı bilgi toplayabilme imkânım olmuştu ama Afrika’dakilerin yerlerini tam olarak bilmiyordum. Bu sürprizden dolayı müthiş mutluyum.

Çoğunluğu yaşlı beyaz turistlerden oluşan bir grupla feribota biniyorum. Limandan çıkıp denize açılınca şehrin panoraması belirmeye başlıyor. Bulutların arasındaki Table Mountain (Masa Dağı) ve Green Point’in ötelerine kadar uzanan evleriyle güzel bir şehir Cape Town.

Kırkbeş dakikalık bir yolculuğun ardından adaya ulaşıyoruz. Üç otobüs bizi bekliyor. Genç siyah rehberimiz Keneth’in öncülüğünde yarım saat kadar süren bir otobüs turu yapıyoruz. Keneth seyir halindeyken adanın tarihi hakkında bilgi veriyor. Ada, 1500’lerden itibaren Avrupalı sömürgeciler arasında birkaç kez el değiştirmiş. En son, Güney Afrika’nın ırkçı rejimi tarafından politik mahkumların kapatıldığı bir hapishaneye dönüştürülmüş. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela, burada beşinci bölümün beş nolu hücresinde tam onsekiz yıl tutsak kalmış.

Adada bulunan yapıları, kiliseleri, camileri, İkinci Dünya Savaşı’nda yerleştirilen ve hiç kullanılmayan topları hızlı bir otobüs turu ile görüyoruz.

Tur sırasında gördüğümüz en ilginç yer, mahkûmların çalıştırıldığı kireç ocağı. Alanın tam ortasında yumruk büyüklüğündeki taşlardan oluşmuş bir yığın, dikkatimi çekmişti. Rehberimiz Keneth, tur sırasında burayı en sona bırakmış ve bu taş yığını için ‘Afrika’nın en önemli ulusal anıtı’ demişti. Turdaki herkes çok şaşırmış, böylesine basit bir taş yığınının ulusal anıt olmasını anlayamamıştık. Beş yılda bir, 11 Şubat günü bu hapishanede kalmış mahkûmlar bir araya gelerek o günlerin anısına buraya birer taş bırakıyorlarmış. İşte bu taş yığını böyle oluşmuş. Bu gelenek, son mahkûm ölünceye kadar da devam edecekmiş.

Gezinin ikinci bölümünde asıl hapishaneyi geziyoruz. Yeni rehberimiz yaşamının yirmi yılını burada tutsak olarak geçirmiş olan yaşlı bir siyah. Mandela’nın 18 yıl kaldığı hücreyi, havalandırmaya çıktığı avluyu, banyoları ve yemekhaneyi gezdirip bilgi veriyor. Avluda Mandela’nın 1966 yılında hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı var. Fotoğraf, tam fotoğrafın çekildiği noktaya dikilmiş.

Afrika’nın en güneyindeki Cape Town’a sadece onbir kilometre uzaklıkta olan Robben Adası, Güney Afrika’nın Alkatraz’ı olarak bilinir. Güney Afrika’nın en ünlü özgürlük savaşçıları çeyrek asır gibi uzun bir süre burada tutsak kalmışlardır. Ancak Robben Adası günümüzde ırkçılığa, koloniciliğe, adaletsizliğe ve zulme karşı kazanılan zaferin simgesidir… Aynı zamanda haklı karşı duruşun, azmin ve insanlık onurunun…

Robben Adasındaki hapishane 1997’de kapatılarak müze haline getirilmiştir. 488/64 kayıt numaralı mahkûm Nelson Mandela, 1964’ten 1982 Mart’ına kadar burada kalmış.

Turun sonunda, küçük bir salonda bulunan sıralara oturmamız isteniyor. Rehberimiz sorulara cevap veriyor. Ziyaretçilerden birinin ‘hala neden burada çalışıyorsun’ sorusu hoşuna gidiyor. Öncelikle, siyasi bir tutuklu için iş bulmanın hiç de kolay olmadığını vurguluyor. Sonra, burayı en iyi anlatabilecek kişinin yine burada yaşamış bir mahkûm olduğuna inandığını söylüyor.

Posted in KEŞİF NOTLARIM

SEÇİMLERİMİZ VE ETKİLERİ

Yaşamın her alanında, gerçekleştirmek istediklerimizle ilgili olarak birçok alternatife sahibizdir. Sahip olduğumuz bu alternatifler arasından seçtiklerimiz, bilinçaltımızda pekiştirilerek, yaşamımızı oluşturur. Başlayan her yeni gün, beraberinde alternatifleri de bize sunar. Neyi yaşayacağınızı seçecek olan sizsiniz. Hayat menülerden oluşur, menü önünüzdedir, var olan seçeneklerden hangisini isterseniz, size sunulacak olan da odur.

Durumlar ve olaylar, gerçekte onların nasıl olduklarına inandığımız gibi değildirler, onları oluşturan, bizim onlar hakkındaki düşüncelerimizdir. Farklı bir bakış açısından baktığımızda bir iş iyi veya kötü değildir, onu iyi veya kötü yapan, bizim o iş hakkındaki düşüncelerimizdir. Yine aynı perspektiften ilerlersek verimsizlik ya da başarısızlık diye bir şey yoktur, öyle olduklarını düşündüğümüz sonuçlar bile, bir hizmet ve işaret olarak yaşamımızda gerçekleşir.

Düşüncelerinde başarısız olmayı geçiren kişi, yaşamında başarısızlığı deneyimleyecektir. Ancak düşüncelerinde başarı olan ve başarıyı seçmiş olan kişi, yaşamında başarıyı deneyimleyebilir. İnandığınız ve istediğiniz, size sunulacak olan şeydir.

İş yaşamında başarı için, işin severek yapılması çok önemlidir. Böylelikle çalışan işine yüreğini katabilir. Yürek katılarak yapılan iş, her zaman başarı odaklıdır. Sevgisiz iş yoktur, bir işi sevilmez kılan işin kendisi değil, sizin ona yapıştırdığınız etikettir. Belki de işinizi sevmiyorsunuz. Oysaki önünüzdeki menüde onu sevme seçeneği de vardır. Seçimleri değiştirmek, yaşamı değiştirmektir. Onu sevmeyi seçtiğiniz an, onun sevilecek yönlerini de keşfetmeye başlarsınız. Böylelikle eskiden sevmediğiniz o işiniz, artık yüreğinizi katmış olduğunuz iş haline gelir.

Hayatta aradığını bulamayan, olumsuz, hiçbir şeyden tatmin olamayan bir insan, işini ya da çevresini değiştirerek değil, ancak kendi bakış açısını değiştirmekle gelecekteki olayları lehine çevirebilir. Aynı şekilde, menünüzde çok sayıda seçenek mevcuttur.

İş hayatındaki birçok tıkanıklığın sebebi, bize ait düşüncelerden kaynaklanır. Sabit bir fikre sahip olduğumuzda bu fikir, o işe olan inancımızı pekiştirir ve böylece de diğer alternatifleri görmezden gelmiş oluruz. Alternatifler, her zaman vardır.

Memnun olmadığınız bir işi ya da çalışmayı değiştirdiğimiz halde, aynı şekilde yine bizi memnun etmeyen olaylarla karşılaşmamızın sebebi de budur. Olaylara ve durumlara karşı bakış açımızı değiştirmedikçe, olaylar ve durumlar değişmeyecektir. Ancak bakış açımızda dönüşüm oluşturabilmek, değişimlere sebep olur.

Her yeni güne başlarken önünüzde duran menüden seçim yapan sizsiniz, bunun farkında mısınız?
FARUK BUDAK

Posted in KİŞİSEL GELİŞİM

POZİTİF DÜŞÜNCENİN ÖTESİ

Pozitif ya da olumlu düşünmek, son bir kaç yıldır sıkça sözü edilen bir kavram. Materyalist batı toplumunun güzelce paketleyip önümüze uzattığı reçete aslında bize göre biraz eksik.

Pozitif insan, hem pozitifi hem de negatifi kucaklayıp ayırmaksızın eşdeğer ölçüde sevip kabul edebilendir. “Ben ışık ve karanlığım” diyebilmek gerçek pozitifliktir ve olduğun hali kabul edecek cesaret, bilgelik ve güç barındırır. Oysaki birçok insan kendinin negatifte olduğunu bilemeyecek kadar negatiflik sarmalı içindedir ve bunu da pozitiflik sanır. Bunun sebebi, insanın bilinmeyenden korkması değil midir? Bilinmeyeni taşıyacak gücü kendilerinde bulamayıp kendilerinden ayırırlar.

Bütünlüğe yakınlaşmış bir kimse, her iki tarafta dengededir. Negatifi görmezden gelmek, reddetmek, başlı başına negatif bilinçtir. Psikolojik güçsüzlüğü, bilinmeyenden korkmayı, bilinmeyeni kucaklayacak gücü kendinde bulamamayı temsil eder. İçsel zayıflık ve acizliğin yüzeysel tezahürüdür.

Kendine güvenmeyen biri, kendi varlığını bir pozisyonla, bir varlıkla, daha güçlü bir insanla, kariyerle, meslekle vs. sergilemeye çalışır. Kendine erişmeye başlayan kişi ise kendisi ile. Hep birileri için bir şeyler yapmaya ya da egomuzu beslemeye devam edip dururuz. Tüm sergilediğimiz, içinde tek kendi varlığımızın olmadığı bir tiyatro sahnesidir. Başkalarının düşünceleri, başkalarının bilgileri, bizim hakkımızdaki düşünceleri, bize verdiği mutluluk, bize verdiği destek ve sevgi, yalnızlığımızı paylaşıp paylaşmaması… Hep başkaları, içinde tek kendimizin olmadığı bir tiyatro sahnesi… Kısır döngüler zinciri…

Kendini bilmek, yaşam plan ve amacına sahip çıkacak gücü ve güveni, kendin ile yüzleşecek gücü kendinde bulabilmektir. Gerisi sadece anlatılan bir hikâyeden başka bir şey değildir. Kendine inanmak, hikâyelere aldırmadan, kendine inanabilecek gücü kendinde yakalayabilmek tüm inançların en büyüğüdür.

Kendi bilginin izini bulabilmek, en büyük bilgiye ulaşabilmektir. Kendini sevmek, gerçek olan tek sevgidir. İlk önce kendini seversen her şeyi sevebilirsin. Kendini sevmeden, birine onu sevdiğini söylemek ise yalanların en büyüğüdür.

Hiçbir şey yâda hiç kimseden etkilenmeyip, dışında ne olursa olsun, başkalarının sözlerine, senin hakkındaki düşüncelerine aldırmadan içinde olduğun gibi kalabilmek ise sırların sırrını açan tek anahtardır. Sen varsan kimse yoktur; sen yoksan da senin adına herkes ve her şey olacaktır.

Anlatılan tüm hikâyeler, bir kaçış planından başka bir şey değildir. Kaçış planları içinde kaybolana dek oradan oraya atlar durursun. Tüm kaçış planları aslında kendini tatmindir. Varsan; sadece kendinle; kendi varlığınla varsındır; kendin dışında hiç kimse ve hiç bir şeyle değil; yoksan da zaten hiç olmamışsındır… Söylenenler; anlatılanlar sadece hikâyelerdir ve
hikâyeler hayal ürününden öteye gidemeyen kaçış planlarıdır.

Ya anlatılana, söylenene ve sergilene kapılıp cezbedilmenin verdiği büyü ile o hikâyede kendine bir sahne bulur ve içine dalarsın yâ da hikâye olduğunu fark edip; sahip olduğun sahnene döner, dinler ve bırakırsın.

Herkes; kendi kendisinin sorumluluğundadır.

FARUK BUDAK

Posted in KİŞİSEL GELİŞİM