TOPLUMSAL ROLLERİMİZ

(Bir Kişisel Gelişim Yazısı)

Yaşamın özü oyundur. Oyun dediğimiz şey ise bir rolü oynamaktır. Yaşamın özünde oyun, oyunun özünde de roller vardır. Bir toplum içinde yaşadığımızda ister istemez birçok dışsal rol kostümünü kendimizde barındırmaktayız. Farkında olmasak ta günlük yaşamımızda birden çok role sahibizdir. Bu rolleri fark edebildiğimiz anda, yaşamın kendisinin temelde bir oyun olduğunun da farkına varmış oluruz.

Roller, yaşam içinde farklı durum ve koşullara göre değişir. Bu da yaşamdaki çeşitliliği arttırır. Toplum içinde yaşamanın bedellerinden biri de toplumsal rollerimizi iyi oynayabilme zorunluluğumuzdur. Evinizde, aile ortamınızda anne ya da baba rolündesiniz ve bu rolün belirlenmiş, istenen davranış kalıpları olduğunu bilmektesiniz. Belki de gerçek yaşamınızda resmi bir kişiliğiniz yok ama iş yaşamınızdaki rolünüz resmiyet gerektirmektedir. Evinizde gösterdiğiniz rahatlığı, iş ortamında gösteremeyebilirsiniz. Belki siz kişilik olarak resmi, ciddi bir karaktere sahip değilsiniz ama bir iş görüşmesine gittiğiniz ya da iş toplantısına girdiğiniz zaman bu türden bir rolü oynamak zorundasınız; vurgulamaya çalışacağımız nokta da burası. Dostlarınızın yanında daha içtensiniz; daha samimisiniz ama bu davranışınızı iş arkadaşlarınız, yöneticiniz ya da patronunuza aynı şekilde sergileyemeyebilirsiniz. Erkek ya da kız arkadaşınıza davrandığınız gibi, diğer arkadaşlarınıza davranamayabilirsiniz. Çocuğunuza davrandığınız gibi yöneticinize davranamazsınız. Her insanın kendi algı boyutuna göre bu rolleri anlamlandırma yetisi vardır. Örneğin bir anne, çocuğu ile arkadaş gibi olmayı düşünmekte iken, bir başka anne çocuğuna karşı resmi ve otorite sahibi olması gerektiğini düşünmektedir.

Oyunu çok ciddiye aldığımız zaman rollerin de yaşamımızda kalıcı olmasına neden oluruz. Rolleri ciddiye almak ya da takılmak, o rolün kölesi olmak demektir. Öncelikle yaşamın kendi içinde oyunlar barındırdığı farkındalığına erişirsek, işte o zaman kişisel gelişime daha çok açık olmaya başlarız.

Çocuğuna karşı otoriter davranmakta olan bir anneyi ele alalım. Anne istediği sonuçlara ulaşamamakta; çocuk, annesinin sevmediği ya da onaylamadığı türden davranışları sergilemeye devam etmektedir. Anne, bu durumda kendisinin iyi bir anne olmadığını ya da iyi annelik yapamadığını düşünebilecektir. Bu örneği vermemizin sebebi, oynadığımız rolleri ciddiye almakla onları kalıcı kılabileceğimizi göstermektir. Burada anne, otorite rolünü kendi ile bağdaştırmış ve onun karakteri olduğunu düşünmekte, bu yüzden de bu rolü değiştirmek yerine onu kabul edip, kendini negatif duyguların esiri haline getirmektedir. Oysa otorite rolünü değiştirip, çocuğu ile dostluk ilişkisine girmeye başlasa, çocuğu da değişecek, gelişecektir.

Yaşam dinamiktir. Çünkü gelişim yaşamın her anındadır. Sürekli olarak müdür, sürekli olarak çalışan pozisyonunda ya da aynı iş yerinde sürekli olarak kalmayacaksınız. Hayatınıza girip çıkan insanlar da değişecektir. Eğer anne ya da baba iseniz, bir gün torun sahibi olacaksınız, eğer olmazsanız da çocuklarınız değişecek; onlara karşı sergilediğiniz roller belki de bir gün onlarla iletişim kurabilmeniz için işe yaramaz hale gelecektir. Yeni dostlarınız olacak, belki onların rolleri, davranışları, şimdiki dostlarınızdan farklı olacak, siz değişmeseniz bile etrafınızdaki ortam ve insanlar değişecektir.

Yaşam bilinci; dengede olabilecek farkındalığa erişmektir. Yaşamak hem oyun oynamak, hem de oyunun gerçekliği ile karşılaşmak dengesinde sürdürülmelidir. Yaşamımızda memnun olmadığımız ya da istediğimiz sonucu vermeyen olaylar yaşıyorsak, sadece o olaylardaki rollerimizi değiştirmek, olayların değişmesine yardımcı olur.

Her kim olursanız olun, eğer yaşamınızda memnun olmadığınız sonuç ve durumlar, etrafınızda size istediğiniz gibi davranmayan insanlar varsa, bunun sebebi, o ortam ve insana göre gereken rolü sergileyemeyişinizden başka bir şey değildir. Sorumlu ise her zaman sizsiniz. Karşınızdaki insanın sizden ne istediğini anlamak; bu anlayışa göre davranmak ise farkındalık dediğimiz olgudur.

Yaşam, ne çok fazla ciddiye alınmalı, ne de umursanmamalıdır. Yaşamı gerçek bir oyunmuş gibi görmek, kişisel farkındalıktır.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in KİŞİSEL GELİŞİM, PROJE YÖNETİMİ

İŞ YAŞAMINDA FARKINDALIK – 3

AYNALAR
Günlük yaşamımızda “tesadüf” olarak nitelediğimiz birçok küçük olay, aslında görmek istemediğimiz ve görmekten kaçındığımız işaretlerin birer yansımasıdır. Bizim dışımızdaki her şey, bizi bize yansıtan aynalarımızdır.

Bu, sizin için yeni, karmaşık ve anlaşılması zor bir bilgi olabilir. Nedir aynalar? Temeli nedir?

Pozitif enerji pozitifi, negatif enerji de negatif enerjiyi çekmektedir. Negatif düşünmeye başladığınız an, sanki bir zinciri tutmuşsunuz gibi zincirin diğer başka negatif halkalarına yani negatif düşüncelere de yakalanırsınız. Ve düşünce tarzınız gereği doğal bir sonuç olarak ta etrafınıza negatif enerjili insanları ve olayları çekersiniz. Bunu asla unutmayın, her şeyi DÜŞÜNCE yaratır, yani sizin düşünceleriniz. Ve siz bu olay ve insanları, kendinizin size çektiğinin farkında bile olmazsınız. Çünkü orada olmayı seçtiğiniz negatif düşünce platformu, bu olaylar ve insanlarla doludur.

Pozitif düşündüğünüz zaman; beraberindeki zincirle pozitif düşünceleri de kendinize çekersiniz. Bu düşünce platformunda pozitif olay ve insanları da… Öyleyse; sizin dışınızdaki insanlar ya da olaylar; sizler için artık terk etmemiz ve eskide kalmış olması gereken bir inanç olan “tesadüf” değil; farkındalığı daha yüksek olma halini seçmiş olan insanın; kendi düşünce boyutu ile kendine çektiği olay ve insanlardır. Yani çevrenizdeki insanlar tesadüf sonucu yakınınıza gelmiş kişiler değil; düşünce boyutunuz ile aynı frekansta olup size doğru çekilen kişilerdir. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” deyişi bu açıdan önemlidir.

Etrafınızdaki insanların nelerinden şikâyet ediyorsunuz? Nelerini sevmiyorsunuz? Biraz düşünün. Aslında şikâyete hiç hakkınız yok. Aslında onlar sizin aynalarınız. Çünkü onlar, size kendinizle ilgili kabul edemediğiniz şeyleri yansıtmakta oldukları için umursuyorsunuz, yoksa umurunuzda bile olmazdı. İşte bu yüzden etrafınızdaki bazı insanlara kızıyor ve sinir oluyorsunuz. Etrafınızdakilerden şikâyet etmek, insanların size hangi özelliklerinizi yansıttığını görememek demektir. Şikâyet etmek, sorumluluktan kaçma; kendi algılama boyutlarınızın ötesine geçememek, farkındalığa varamamak, iç dünyanızı bilememek demektir.

Size değersiz bir insanmışsınız gibi davranan bir insanı düşünün. Bu insan sizin hayatınızda tesadüf sonucu olarak mı var? Yoksa… Onun, hayatınızda tesadüf sonucu olmadığını ona kızmanızdan anlayın. Bu insan tesadüf sonucu olmayan bir düzenleme ile sizin hayatınıza girerek, farkında olmadan size vermek istediği ve sizin de ondan almanız gereken bir dersi vermeye çalışıyor. Eğer siz bunun farkında olmazsanız; o insanı hayatınızdan çıkarsanız bile o insanın özelliklerine sahip başka bir insan ya da olaylar zinciri, sizin hayatınıza girip aynı sıkıntıları size yaşatacak demektir. Bundan kaçmanıza asla imkan olmayacağını da iyi biliniz.

Tesadüf asla yoktur; sadece siz olgun bir insan olarak farkında olamadığınız olaylara “tesadüf” etiketi yükleyerek kolaycılığı seçmektesiniz. Burada önemli olan nokta; olaylardaki işaretlerin farkına varabilmek ve bu farkındalık ile kendinizi bir üst platforma yükseltebilmektir. Sizin aynanız olan bu insan, siz kendinize değer vermediğiniz için sizin hayatınızda. Çünkü size bunu göstermek için var, gerçekte sizi değersiz kılmak için değil. Bunu fark ettiğiniz anda farkındalık sürecine girersiniz. İşte “ayna” dediğimiz şey, çıkmaz gibi görünen labirentin duvarlarında gizlenmiş geçiş kapısıdır.

Hayatınızdaki her kez ve her olay sizi size yansıtan aynalarınızdır. Tesadüfler yoktur ama fark edilmeyen işaretler vardır. İşte bu işaretler aynalardır… Aynalar sizin dışınızdaki her şeydir ve siz bu aynaların merkezindesiniz.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

İŞ YAŞAMINDA BEKLENTİLER

Çoğu zaman etrafımızdakilerden, takım arkadaşlarımızdan, yöneticimizden, patronumuzdan, birilerinden bir şeyler beklemekteyiz. Beklenti içinde olmak, karşılıklı bir alışveriş gibidir ve alışverişte olduğumuz karşı taraf bize istediğimizi vermediğinde kızar, öfkelenir ya da kırılırız.

Aslında, beklentiler içimizde taşıdığımız eksikliklerdir. Başkasından beklentide olduğumuz her şey, bizim kendi içimizde eksik olduğumuz bir yöndür. Yaşamımızın büyük çoğunluğunda hayal kırıklıkları, incinmeler, üzüntülerle karşılaşmamızın tek sebebi, beklentilerimizdir. Takdir edilme ve beğenilmeyi bekleriz. Değer görmeyi bekleriz. Övülmeyi bekleriz. Sevilmeyi bekleriz ve karşı taraf bizi istediğimiz ölçüde sevmediğinde, hayal kırıklıkları ya da kızgınlıklar yaşarız.

Yaşamımızda çok zaman birilerinden hep bir şeyler beklemekteyiz. Fakat çok zaman beklentide olduğumuzun farkında değilizdir, işte bu yüzden de suçlamalarımızı hep karşı tarafa yöneltiriz. Ona öfkeliyizdir çünkü o değerimizi bilmemiştir, yeterli övgüyü göstermemiştir. İş yaşamımızda da, özel yaşamımızda da çoğu zaman bu beklentiler tarafından kuşatılırız. Böylece ilişkiler bir tür karşılıklı alışverişe dönüşmektedir; ama bunun farkında olabilmemiz oldukça güçtür. Kırgınlıklarımızın, üzüntülerimizin, hayal kırıklıklarımızın aslında bizim karşılanmayan beklentilerimizden kaynaklandığını çok zaman bilmemekteyiz.

“Beklentiler, içimizde taşıdığımız eksikliklerdir” demiştik. Beklentilerimizin farkında olup kendimiz ile yüzleşerek onları iyileştirmeye çalışmak, yüreğimizde gerçek sevgiye yer açmaktır. Böylece ilişkilerimiz artık alışveriş değil, sevgi ilişkileri haline gelir. Demek ki kendimizi yeteri kadar sevmemekte ve birilerinden bizi sevmesini beklemekte ve bu beklentimiz karşılanmadığı zamanda kırılıp üzülmekte ya da öfkelenmekteyiz. Demek ki kendimize yeterli değeri vermemekte ve birileri tarafından değerli görülmek istemekteyiz. Demek ki kendi yaptığımız işi yeteri kadar beğenmemekte ve övgüye ihtiyaç duymaktayız.

Kendi içimizde kendimizle ilgili taşıdığımız her eksiklik, kendi dışımızda başkasından beklediğimiz bir duygu halini almaktadır. Ve biz çok zaman bunun farkına varıp içimizde o duyguyu iyileştirmeye değil, bunun yerine karşıdaki insanı suçlamaya, ona kızmaya çalışarak başımızı kuma gömmeye devam etmekteyiz. Kişisel gelişimde atılması gereken önemli bir adım, beklenti farkındalığına ulaşmak ve kendimizi iyileştirme yoluna gitmektir.

Kendini sevmeyen, başkasını da sevemez. Kendine değer vermeyen, başkasına da değer vermez. İçimizde taşıdığımız duygularımızın dış dünyada yansımaları da bu şekilde olmaktadır. Kendi içinde mutlu olmayan bir insan, başka biri ile de mutlu olamaz. Fakat bunun farkında olmadığı için, kendi içinde mutluluğa ulaşmak yerine, karşı insanı onu mutlu etmediği için suçlamaya başlamaktadır. Kendine değer vermeyen bir insan, dış dünyasında ne kadar değer görürse görsün, bir türlü istediği değeri alamadığını düşünmeye başlayacak ve de kendinde değer duygusunu pekiştirmek yerine, diğer insanları ona değer vermedikleri için suçlama yoluna başvuracaktır.

Dünyanın neredeyse bütün eski tapınaklarının girişinde yazan “Kendini Bil”, “Kendini Tanı” bizim ulaşmamız gereken farkındalığı işaret etmektedir. Önce beklentilerimizin farkına varmamız gerekir. Beklentiler yaşamımızın her alanında vardır. Biz karşımızdaki insandan ne beklemekteyiz. Bunu neden beklemekteyiz; niçin buna ihtiyaç duymaktayız? Karşımızdaki insana neden kızmaktayız ya da neden onu suçlamaktayız? Onda görmek istemediğimiz şey nedir? Bu kızgınlık ve suçlama ile onun bizde yarattığı hangi duyguya tepki vermekteyiz?

İnsan, beklentilerinin farkına varmaya başladıktan sonra beklentilerini kendi içinde iyileştirme yoluna da girmeye başlamış demektir. İçine döner ve hangi beklentide olduğunu keşfeder. Ardından “Kendi Kendine Terapi süreci başlamaktadır.

Yaşamımızda kendimizin ilacı da, doktoru da yine sizsiniz.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

Kendini Sevmek

Çağımızın metropol insanı olarak içine düştüğümüz yanılsamalardan biri de maalesef kendimizi sevdiğimizi, kendimize saygı duyduğumuzu sanmakta oluşumuzdur. Kendini sevmek, insanın yaşamında karşılaştığı birçok sorunun çözümü ve çektiği acıların ilacı demektir. Kendini sevmek, bir insanın kendine verebileceği en yüksek değer ve en güzel hediyedir.

İster özel yaşamınızda olsun, ister iş hayatınızda olsun, yaşadığımız birçok ilişkide sorunlarla karşılaşmaktasınız ve tüm bunların sorumluluğunun da karşınızdakilerde olduğunu düşünmektesiniz. Bense, size belki de şu ana kadar hiç aklınıza getirmediğiniz bir şeyi söylemeye çalışacağım. Yaşadığınız ilişkilerin çoğunda, suç ta, sorumluluk ta çoğu zaman sizdedir ve tüm bu sorunların görünmeyen yüzünde de “kendinizi yeterince sevmemek” yatmaktadır. Oysa siz kendinizi sevdiğinizi sanıyordunuz değil mi?

İkili ilişkilerinizde birtakım sorunlar yaşıyorsunuz, örneğin karşınızdaki insanın size değer vermediğini düşünüyorsunuz; daha önceki bir yazımızda demiştik ki diğer insanlar bizim için birer aynadır. Gerçekte siz kendinize ne kadar değer veriyorsanız sizin dışınızdaki insanlar da size aynalık yaparak sizin kendinize verdiğiniz değeri yansıtmak için, size aynı derecede değer verecektir.

Siz kendinize yeterli değeri vermediğinizde, diğer insanlardan sizin kendinize veremediğiniz bir şeyi size vermelerini nasıl bekleyebilirsiniz? Tüm ikili ilişkilerde ortaya çıkan sorunlar gerçekte direk olarak sizin kendiniz hakkındaki inançlarınız, tutumlarınız ile ilgilidir. Karşınızdaki insan size istediğiniz değeri vermiyor çünkü siz kendinize yeterli değeri vermiyorsunuz.

Kendine değer vermek, kendini sevmek ile alakalı bir duygudur. Kendini sevmek ilk başta kendini her halin ile kabul edip, kendine yetebilmek demektir.

İlişkilerinin birçoğunda karşılıklı beklentiler vardır. Birçok ilişkide yaşanan en büyük sorunları da işte bu beklentiler yaratır. Siz karşınızdaki insandan bir şeyler beklemektesiniz. Bu yüzden de ortaya hayal kırıklıkları, sorunlar ve çatışmalar çıkmaktadır. Karşınızdaki insandan manevi beklentiler içine girdiğiniz zaman hayal kırıklığına uğrama olasılığınız da artmaya başlar.

Hayal kırıklığı ve sorunların ortaya çıkması, gerçekte sizi iyileştirmek ve kendi bütünlüğünüzde neyin eksik olduğunun işaretlerini vermek için Evren tarafından size sunulan birtakım sinyallerdir. Hayal kırıklıkları ve sorunların ortaya çıkması çok normaldir çünkü siz başkalarından beklenti içine girerek kendi bütünlüğünüzü parçalamaktasınız. Başka insanlardan beklentileriniz, gerçekte sizin kendiniz ile alakalı içsel eksikliklerinizin bir göstergesidir. Kendini sevmek, kendi değerini bilmek ve kendini ruhsal olarak kimseden bir şey beklemeden tatmin edebilmek demektir. O zaman siz sorunları aşarsınız çünkü ruhsal olarak kendinize yetmekte olduğunuz bir platforma yükselmişsinizdir.

Kendini sevmek, beklentileri aşan bir duygu, gerçek bir aşk hikâyesidir. Siz kendinizi sevdiğinizde karşınızdakinin size yeterli değeri verip vermemesi sizi ilgilendirmez bile. Çünkü o değeri siz zaten kendinize vermektesiniz, o değerin ruhsal tatminini zaten kendi bütünlüğünüzde yaşamaktasınız.

Gerçekte birçok sorunlu ilişkinin, birçok üzüntü ve acının altında “kendini sevmemek” yatar. İlişkilerin birçoğunda yaşanan sorunlar, temelde kendinizi ne derece sevdiğinizin göstergesinden başka bir şey değildir. Kıskançlık bile, kendinizde olan özgüven eksikliğinin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Kendinizi sevdiğinizde eskiden sizi üzen ve acı veren birçok olay, üzerinizdeki eski etkisini kaybetmeye başlar. Çünkü, dış koşulların sizi etkilemesine izin vermeyecek kadar kendinizi sevmekte ve kendinizi üzmeyecek kadar kendinize değer vermektesiniz. İçsel huzurunuz gerçekte başkaları tarafından size verilen ya da sizden alınan bir duygu değil, sizin kendinizi sevme boyutunuzla alakalı bir duygudur.

Kendini sevmek, dışarıdan gelen birçok acı ve üzüntünün sizi etkilemesine izin vermemek demektir. Çünkü siz kendiniz için en önemlisiniz ve kendinizin koruyucu meleğisiniz. Başkalarını sevmek, ancak kendini sevmekle başlayacak bir süreçtir. Kendinizi sevmeden hiç kimseyi sevemezsiniz.

Kendinizi ne kadar sevmektesiniz?

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

YÖNETİCİLER İÇİN FARKINDALIK – 2

HER DÜŞÜNCE ÇIKTIĞI KAYNAĞA GERİ DÖNEN BİR OK’TUR

Çalışma ortamınızdaki biri hakkında kafanızda bir düşünce (olumlu ya da olumsuz bir yargı) oluşturduğunuzda bu düşüncenin size olan yansıması nedir diye hiç düşündünüz mü ya da başkaları hakkında hissettiklerinizin kendinize verdiğiniz şey olduğu hiç aklınıza geldi mi? Olay ve durumlara onlar açısından değil de, kendi düşünceleriniz perspektifinden bakmayı hiç denediniz mi?
Her düşünce, bir enerjidir ve bu enerji fark etseniz de fark etmeseniz de sizi etkilemektedir. Düşünce enerjisinin sizde yarattığı ilk etki, duygulardır.
Diyelim ki ekibinizden birisi sizi hayal kırıklığına uğrattı ve siz o insana karşı öfkelisiniz. Peki, ona karşı hissettiğiniz öfkenin sizde yarattığı hislerin, duyguların, kimyasal değişikliğin farkında mısınız?

Birine karşı öfke duymak, içinizde negatif bir duygu yaratmak ve kişisel enerjinizi düşürmek anlamına geldiğini hiç fark ettiniz mi? Çünkü Evrensellik gereği yaratılan her ve düşünce ve duygu, çıktığı kaynağa geri dönmektedir.

Her düşünce, çıktığı kaynağa geri dönen bir “ok”tur, yay sizin bedeniniz, okçu ise irade ya da zihninizdir.

Birlikte çalıştığınız biri sizi çok kızdıracak eylemler içerisinde, dedikodunuzu yapıp sizi küçük düşürmeye çalışıyor. Doğal olarak bu kişiye çok kızdınız, nefret duygusunu hissetmeye başladınız, içiniz ona karşı kin doldu. Bu duygu ve düşüncelerinizin kendinizle alakalı değil, tamamen o kişi ile alakalı, suçlunun o kişi olduğunu ve kendinizin haklı olduğunu düşünürsünüz. Kendinizi negatif bir duygu ile beslemekte ve bu da doğal bir süreç sonucu içinizdeki nefreti desteklemektedir.  Buraya kadar her şeye normal diyelim ama gözden kaçırdığınız, farkında olamadığınız önemli bir nokta var. İçinizdeki nefret duygusunun o insana etkisi, size olan etkisinden çok daha azdır.

Birine sinir oldunuz, kızdınız ya da öfkelendiniz, gerçekte yaptığınız içinize negatifin tohumlarını ekmekten başka bir şey değildir. İşte bunu bilmek, “düşüncenin farkındalığına uyanmak” demektir.

Gerçekte hiçbir insan, sizin ona kızmanız ya da öfkelenmeniz için yaşamınıza girmemiştir. Karşılaştığınız ya da yaşamınızdaki her insan, size “kim” olduğunuz ile ilgili bir ayna tutmak gibi özel bir görev ile karşınızdadır. Aynalık farkındalığının bilincinde olmak, her insanın boşu boşuna yaşamınızda olmadığını iyi bilmektir. Eğer o insanın size yansıttığı aynadaki içsel resminizi fark edemezseniz, içinize negatif tohumlar ekersiniz. Ya da tam tersi. İçinize sadece negatif tohumlar ekersiniz ve o insanın size yansıttığı aynadaki içsel resminizi fark edemezseniz. Ama fark ederseniz, içinizde o ana kadar dokunmak istemediğiniz bir parçanıza dokunacak ve o olumsuz parçanızı iyileştirmeye başlayacaksınız demektir.

Her niyet, düşünce ve duygu, çıktığı kaynağa geri dönmektedir. Bu yasa, pozitif duygu ve düşünceler için de geçerlidir. Düşünün, güne iyi başladığınızda ve enerjinizi düşürmediğinizde, kendinizi “bomba gibi” hissettiğinizde diğer insanları da etkilersiniz. Birine karşı sevgi hissettiğinizde, içinize sevgi tohumları ekersiniz. İyilikler, güzellikler zaten sevilmektedir. Önemli olan sevilemez olanı da sevebilmektir, gerçekte simya budur, metali altına dönüştürmenin gerçek anlamı budur.

Yaşamınızda başınıza gelen her şey, karşılaştığınız her olay ve durum gerçekte sizin almanız gereken derslerinizdir. Dışsal durum ve olayların sizi etkilemesine izin vermek yerine, onlara olan bakış açınızı değiştirmek, “farkındalık”tır ve yaşamınızdaki birçok sorun ve kaosu da ortadan kaldırabilecek güçtedir.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

Yöneticiler İçin Farkındalık – 1

AYNALARDA KORKULARIMIZI AVLAMA VAKTİDİR!

Zaman, etrafınızdaki aynalarda korkularınızı avlama vaktidir. Yaşadığınız şu an, farkındalığınızı bir adım daha ileriye taşıma vaktidir. Zaman, şüphelerinizin içine dalarak derinliklerdeki korkularınızı avlama zamanıdır. Zaman, aynalarda kendinizle yüzleşme zamanıdır. “Şimdi”, yaşama bir ara verip onlarla yüzleşme, negatifliklerden arınma zamanı.

Nedir bu aynalar? Aynalar, sizin dışınızdaki herkes ve her şeydir. Şimdiye kadar bilinen şüphe tanımı için yeni bir bakış açısıdır bu; dikkatle gözlemlediğiniz zaman şüphenin aslında bilinenden ne kadar da farklı bir duygu olduğunu ve de şimdiye kadar sandığınızın aksine başkalarından değil, tamamen sizin kendi içinizdeki değer yargılarınızdan, inanışlarınızdan kaynaklandığını göreceksiniz.

Her türlü şüphenin temelinde korkularınız yatar. Şüphe duyduğunuz şey, aslında korktuğunuz şeydir. Tüm şüpheler sizin kendi korkularınızdan doğar. Bastırdığınız, karşılaşmaktan kaçtığınız ya da fark edemediğiniz korkularınız, zaman boyutundaki yolculuğunuzda başkaları hakkında beslediğiniz şüphelere dönüşür.

Günümüz kapitalizminin korkularınızı deşifre edip onlardan kurtulmak için şimdiye kadar sizlere empoze etmeye çalıştığı içe yöneliş, meditasyon gibi tekniklere aslında hiç ama hiç ihtiyacınız yok. İçinizde gizli kalmış korkuları bulmanın çok daha basit bir yolu var. Korkularınızı bulabilmenin yolu, başkaları hakkındaki duyduğunuz şüphelerle kesişir. Örnekleyelim hemen. Sevdiğiniz birinin sizi aldattığından şüpheleniyorsunuz. Aslında siz aldatılmaktan korkuyorsunuz. İş çevrenizdeki birinin sizin hakkınızda dedikodu yaptığından şüpheleniyorsunuz. Aslında, kötü bir etiket sahibi olarak damgalanmaktan korkuyorsunuz. Bir arkadaşınızın sizi dolandırdığından şüpheleniyorsunuz. Aslında siz bir başkasına güvenmekten korkuyorsunuz. Bayan/erkek arkadaşınızın, sevgilinizin sizi eskisi gibi sevmediğinden şüpheleniyorsunuz. Aslında siz sevmek ve sevilmekten korkuyorsunuz.

Şüphe içinde olmaktan sorumlu olan tek canlı, yine kendinizsiniz, size o şüpheyi hissettiren varlık değil. Aynalardaki dışsal yüzleşmelerde ortaya çıkıveren minicik şüpheler, sizin kendi içselliğinizdeki kaygılarınız, korkularınızdır. İçinizi kemiren bu şüphe kurtçukları gerçek değildir ama sizler bedeninizde, ruhunuzda hissetmeye devam edersiniz, ta ki bu gerçeği algılayıp farkındalığa kavuşamadan gerçek olana kadar.

Şüphe, sizin farkında olamadığınız kendi hakkınızdaki inanışları başkalarına empoze etme taktiğidir. Şüphe etmek, insanın kendi korkularını tanımak, onlarla yüzleşmek, onları bilmek, kendisinin ne olduğu hakkında bir farkındalık geliştirmeyerek, kendi korkularını başkalarına ya da başka olaylara yıkabilmek için geliştirdiği bir stratejidir. Şüphe ve korkuları fark etmek, bilinç basamağında bir adım yükselmek, derindeki yaraları, eksiklikleri görüp, bu farkındalık ile onları düzeltmeye adım atmak demektir.

Kişinin psikolojik açıdan sağlıklı oluşu, en belirgin olandan en diplerde gizlenmiş olanlara değin tüm korkularını bulup onlarla yüzleşmesinden geçer. Günümüzün metropol insanı, sorunlarından kurtulmak amacıyla psikologlara koşar yada çözümsüzlüğün içerisinde saplanıp kalarak depresif bir sürece geçer. Aslında içsel huzurdan yoksun tüm bu insanların ilk yapması gereken şey, kendi çabaları ile korkularını keşfedebilmektir. Korku denen görünmez zehir, tüm bedeni sarmalayarak o insanın tüm psikolojik sağlığını bozabilir. Bu gerçeklik bilincine ulaşabildiğinizde, yani sorunun kendi içinizde olduğunu algılayabildiğinizde artık yapılması gereken, kişinin korkularını bulabilmek için kendini gözlemlemesidir. Aynalar, yani kendiniz dışındaki her şey ve herkes, korkularınızın kaynaklarının aranması gereken yerlerdir. Formül çok basit; sadece kendinizin ne olduğunu bilmek… Kendini bilmenin yolu ise başkalarındaki kendinizi keşfedebilmektir…

Her insan kendi dünyasında, kendi dünyasının tek merkezidir. Kendi şüphe ve korkuları ile yüzleşebilen bir kişi, bedensel ve ruhsal açıdan kendini iyileşmeye götürmektedir. Kendini bilmek, bu dünyada bir insanın mutlaka başarması gereken bir “kritik başarı faktörü”dür. Korku ve şüphelerinizi fark ettiğinizde, birbirini tetikleyen korku ve şüphe kısır döngüsünden de kurtulacaksınız.

Şüphe ve korkular, her insanın benliğinde vardır, her insanın hayatını olumsuz etkilemektedir. Bu etkileri en aza indirmek için, insanın kendi iç dünyası ve inançları hakkında farkındalık kazanması gerekir. İş yaşamında da bu farkındalığa ulaşmış yöneticiler, başarı ve mutluluğa ulaşmış, daha büyük başarılara imza atacak farkındalık mimarlarıdır. Çünkü şüphe ve korku kısır döngüsünden çıkabilmiş bir yönetici, daha bilinçlendiğinde, özgüven dolu, cesaretli, pozitif odaklı bir bakış açısına kavuşarak bunu tüm aile, iş sahasına, sosyal çevresine yayacak ve güzel bir örnek olarak kendini yansıtacaktır.

Günümüzde yöneticilerin sadece teorik ve yönetimsel konularda bilinçli olması, yeterliliği sağlamamaktadır. Biliyoruz ki her büyük başarının altında kendini bilen, kendinin farkında olan, kendine inanan bir bireyin imzası vardır.

Dr. Faruk BUDAK

Posted in PROJE YÖNETİMİ

GOA’NIN DİLLERE DESTAN PLAJLARI

Goa’nın dillere destan plajlarıyla tanışma zamanı. Goa plajlarının güzelliğini ilk keşfeden gezginler, hippiler. 1960ların ortalarından itibaren yoğun olarak gelmeye başlamışlar. O dönemlerde kalınacak bir yer bulabilmek neredeyse imkansız olduğu için plajın hemen gerisinde ağaç dallarından yaptıkları kulübelerini birbirlerine devretmişler uzun yıllar boyunca.

Plaj, gözün görebildiği noktaya kadar giden bembeyaz bir kum şeridi. Goa’ya özgü balıkçı tekneleri kumsala çekilmişler. Elbiseleri ile suya giren Hintlilerin yanı sıra çok az sayıda yabancı var. Deniz kıyısında yürümeye başlıyorum. Güneşin iyice ufka yaklaştığı bir an. Suyun üzerindeki yansıması harikulade. Birkaç kare dijital görüntü alırken burada, Hint Okyanusu kıyısında rahatlamış olduğumu hissediyorum.

Oldukça ilerlerde bir grup balıkçı teknesi var. Oraya doğru devam ediyorum. Kırk yaşlarında, güler yüzlü, kapkara bir hintli, teknesinin yanına çağırıyor. Rahat anlaşılır bir ingilizcesi var. Başlıyoruz sohbete, hem de benim en çok sevdiğim sohbetlerden biri. “Balık yok bu sene” diyor. O da bilmiyor nedenini. “Mevsim bitti artık, bundan sonra gelen de olmaz, siz son gelenlersiniz” diyor. Goa’nın en güzel zamanını sorduğumda da cevap, “Kasım-Aralık-Ocak” oluyor. Bu arada daha güneşin batmasına en az yarım saat vakit olmasına rağmen solumda tepsi gibi harika bir ay yükselmiş.

Yavaş yavaş akşam yemeği için bir yer bulma zamanı. Kumların üzerinde, plaja dik olarak uzanan asfalt yolun başlangıcına doğru yürüyorum. O da ne? Birileri bana el sallıyor. Bir yanlışlık mı var diye dikkatli bakınca öğlenki ispanyol çift olduklarını fark ediyorum. Masalarına oturmamı teklif ediyorlar. Öğlen hiç konuşmamışlardı.

Sazlardan ve bambu ağaçlarından yapılmış bu küçük restoran, kumların üzerine atılmış iki eski mavi tahta masa ve plastik koltuklarıyla çok sempatik görünüyor. İspanyollarla tanışıyoruz. Erkek olan İvan. Sonradan “bu bir Rus ismi değil mi?” diye sorduğumda, annesinin faşist Franko rejimine bir tepki olarak böyle bir ad koyduğunu söylüyor. O uzun  ispanyol televizyon dizilerinde oynuyormuş. Yaptığı işi çok aptalca buluyor, ama bu dizilerden de oldukça iyi para kazandığını söylüyor. Kız arkadaşı ile beraber altı aylığına Hindistan’a gelmişler. Delhi’nin gürültüsünden ve stresinden kaçıp Goa’ya deniz kenarına gelmişler. Ben de, mutlaka Rajastan’a gitmelerini, tüm şehirleri görmelerini öneriyorum.

Sohbet uzayınca yemeği burada yemeye karar veriyoruz. Balık yemeye niyetliyiz hepimiz. Kingfish ısmarlıyoruz. Balığın gövdesinden insan eli büyüklüğünde kesilen dilimlerin mısır unu gibi bir karışımla kızartılıp sarımsaklarla süslendiği enfes bir balık yemeği. Yanında da bolca karidesli harika bir paella ve soğuk bir bira. Dolunayın aydınlattığı bakir kumsalda harika bir atmosfer. Mum ışığında keyifli bir yemek ve bu güzel insanlarla hoş bir sohbet.

Sabah güneş doğmadan plaja gidiyorum. Kumların üzerinde olmak ve dalgaların sesini dinlemek çok hoş. Panaji yolculuğu işkencesinden sonra böyle bir aydınlık sabahı yaşattığı için Tanrıya şükrediyorum. Güneş bulutların arkasında ve hava oldukça puslu.  

Kendimi sulara atıyorum. Goa plajlarında korumasız bırakılan birçok şeyin çalındığını bildiğim için rahat değilim. Gelip geçenleri kontrol ederek suya giriyor, yüzüyor ve güneşleniyorum.

Güneş iyice yakmaya başladığında giyinip Domnick Restoranın çardağı altında bir masaya ilişiyorum. Müşteri olarak sadece Hollandalı bir çift var. Restoranın sahibi yanıma gelip “hoş geldiniz” diyor. Türk olduğumu öğrenince de “Restoranıma gelen ilk Türk sizsiniz” diye ilave ederek tekrar elimi sıkıyor.

Omlet, tereyağlı ballı tost ve çaydan oluşan kahvaltımı karşımdaki enfes denizin maviliğinde kaybolarak bitiriyorum.

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

MUMBAI ÇENNAI EKSPRES, HAMPİ VE VİTTALA

Hindistan’da yolculuk zamanı. İlk hedefim Karnataka eyaletindeki Hampi, oradan da Pattadakal’a geçip birkaç tapınak daha ziyaret edeceğim. Her ikisi de Dünya Kültür Varlıkları listesindeler. Daha sonra da, Goa’da bir kumsalda ayaklarımı denize sokacağım.

Tüm peron, uğurlama için gelen Hintlilerle dolu. Yalnızlığım, ister istemez bu ayrılık anında yüzüme çarpıyor ve hüzünleniyorum.

On yedi saatlik tren yolculuğunun ilk dakikaları. Şehrin varoşlarından geçiyoruz. Böylesine bir sefalete doğmadığım için Tanrıya ne kadar şükretsem az.

Wadi-Pune arası yemyeşil. Rajastan düzlüklerinin çıplak görüntüsünün ardından böylesine bir yeşillik oldukça hoş.

Yolculuk çok şenlikli gidiyor. Şu beş saat içinde neler görmedim ki. Yerleri bir bez parçası ile uyduruk bir şekilde silip para isteyenlerden bin bir türlü satıcıya kadar bir sürü insan. En enterasanı da, bir grup eşcinsel. Eşcinsellik, Hindistan’da hoşgörü ile karşılanıyor. İnanışa göre, enkarnelerimiz sırasında hem dişi hem de erkek olarak dünyaya gelinebildiği için ruhun diğer enkarnelerini hatırlaması ve eşcinselliğin tercih edilmesi “olağan bir anımsama”. Ellora’daki heykellerde, Tanrı Şiva bile vücudunun bir yarısı dişi, diğer yarısı ise erkek olarak betimlenmiş. Bombay’da sıkça rastladığım Hintli eşcinseller, 3-5 kişilik küçük gruplar halinde dükkan dükkan dolaşıp para topluyorlardı. Buna bir tür dilencilik denilebilir ama özünde asla değil.

Çantaların yavaş yavaş açıldığı saatler. Yuvarlak metal kutulardan türlü türlü pilavlar çıkarılıp afiyetle yenilmeye başlanıyor, tabi ki elle. Bakalım trenin restoranından sipariş ettiğim müthiş hijyenik yemeğim ne zaman gelecek ve şansıma menüde neler var?

Nisan ayının yirmisinde, Hindistan’ın güneyinde Karnataka’da hava oldukça sıcak. Bir an önce görmek istediğim yerleri görüp Güney Hindistan’ın sıcağından kurtulmak, kuzeydeki serin yerlere gitmek istediğimden, oldukça hızlı bir tempoyla yirmi altı günde on beş şehir görmeye kalkınca vücudum ilk itirazını dün yapıyor. Tansiyonum düşük. Yirmibir saatlik tren yolculuğundan sonra dün sabah 11’de girdiğim Hotel Mallingi’deki odamdan akşama kadar çıkmak istemiyorum. Gece çıkıp bir internet kafe aradığımda da, bu küçük kasaba çok hoşuma gidiyor.

Hampi, Hindistan’ın son büyük hindu krallığı olan Vijanagar imparatorluğunun başkenti. MS 1336-1570 yılları arasında inşa edilen tapınak, anıt ve saraylar geleneksel hindu mimarisinin başyapıtları arasında gösteriliyor. Ortaya çıkarılan bir çok eser, beşyüzden fazla irili ufaklı hindu ve jain tapınağı, büyük boyutları, etkileyici görünümleri, duvarlarındaki iki ünlü hint destanı Ramayana ve Mahabbarata’dan bölümler içeren enfes rölyefleri çağının ilerisinde olduğunu ispatlıyor.

Bazaar olarak adlandırılan toprak yolda yürüyoruz. Orijinal ölçüleri 32 metre genişlik ve 728 metre uzunluk olan bu anacaddenin her iki yanı bir zamanlar muhteşem evlerle doluymuş. Şimdilerde sevimli küçük kafeler, turistik eşya satan dükkanlar, internet kafelerle dolu.

Bir çok tapınak beni en çok etkileyen Vittala oluyor. Yapı, elli altı adet taş sütunun üzerine inşa edilmiş. Her sütunun yekpareliği insan gövdesi yüksekliğinde bozuluyor ve bu bölümde sütun dört ayrı küçük sütuna ayrılmış. Rehberimiz eline iki kalın sopa alıp bu küçük sütunlara hafifçe vurmaya başlıyor. Etrafa farklı seslerde çok hoş tınılar yayılıyor. “Elli altı sütunda yüzoniki adamdan oluşan dev orkestrayı düşünün” diyor. Kendini tüm Hampi’ye duyuran böylesine farklı dinsel bir müziğin insanlar üzerinde yarattığı etki sanırım çok etkileyiciydi.

Hampi’de kalmamakla hata yapmışım. Ana tapınağa giden geniş toprak caddesi, caddenin her iki tarafındaki tek katlı küçük dükkanları, otantik ahşap restoranları, internet kafeleri ile sakin, gürültüsüz, küçük, temiz, çok keyifli bir kasaba. İnsanın Doğu mistizmini iliklerine kadar hissettiği, Hindistan’ın ruhuna inilebilecek çok keyifli bir yer. Yüzyıllar öncesinin sokak ve tapınaklarının arasında dolaşmak, o havayı ve atmosferi solumak hoş bir duygu.

Otelden ayrılırken bindiğim rikşacının ilk müşterisiymişim, “merak etme, sana şans getireceğim” diyorum, gülüyor. Terminale girip platformda yürümeye başladığımda, resmi bir görevli gülümseyerek “nereye” diye soruyor, “Badami” diyorum. Yedinci platforma gitmem gerekiyormuş. İçim gülüyor, “I love you India”. Çöpüne, pisliğine kurban olduğumun memleketi. Seni de, insanlarını da çok seviyorum…

 

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ – BİR BAŞARI HİKÂYESİ

Ülkemizdeki ilk ve tek “üniversite proje izleme birimi”, sayın Doç. Dr. Engin TIRAŞ’ın (şimdilerde profesör) girişimleri ve Sayın Rektör Prof. Dr. Fevzi SÜRMELİ’nin bu konudaki değerli katkıları sonucu, 2006 yılında ANADOLU ÜNİVERSİTESİ bünyesinde, rektörlüğe bağlı bir birim olarak kurulmuştur. Birimin ana kuruluş amacı, Anadolu Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası projeleri nitelik ve nicelik olarak geliştirmek ve üretilen proje sayısını uluslararası seviyelere çıkarmak olarak belirlenmişti. Proje İzleme Birimi, bu amaca ulaşabilmek maksadıyla üniversite öğretim üyelerine bire bir danışmanlık sunmakta,  yapılandırılmış yüz yüze ve çevrimiçi seminerler düzenlemekte ve bu konudaki basılı, canlı ya da sanal kaynaklara kolayca erişim olanağı sağlamakta.

2007 yılı başından itibaren bu hedefler doğrultusunda, Proje İzleme Biriminin organizasyonuyla, üniversite öğretim üyelerine düzenli olarak proje yönetimi eğitimleri verilmeye başlanmıştır. FABE’nin ve eğitmenimiz Dr. Faruk BUDAK’ın katkıları ile gerçekleştirilen yüz yüze proje yönetimi eğitimleri sonucunda ortaya çıkan tablo, gerçekten bir “başarı öyküsü” olmaya aday.

Proje İzleme Birimi Müdürü Sayın Engin TIRAŞ’ın ifadesine göre, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen proje sayısı 33 iken, bu rakam eğitimler sonucunda edinilen proje yönetimi bilgi ve pratikleri sayesinde proje geliştirme ve öneride bulunmanın teşvik edilmesi ile 64 rakamına ulaşmıştır. 1991-2006 arasındaki 15 yılda üretilen 33 projeyi yıllık ortalamalar açısından değerlendirdiğimizde, yılda sadece 2,2 projenin TÜBİTAK tarafından desteklenecek olgunlukta olduğu görülmektedir. 2006-2008 yılları arasındaki 2,5 yıllık süreçte bu rakamın 64’e ve yıllık ortalamada 25 projeye ulaşması, eğitim sürecinin ne kadar yararlı olduğunu göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. Bu artışı yüzdesel olarak değerlendirdiğimizde, üretilen ve desteklenen proje sayısında eğitimlerden önceki döneme göre % 1000 seviyelerinde, diğer bir deyişle 10 kat artış olduğunu görmekteyiz.

Anadolu Üniversitesi’nde geliştirilen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen proje sayısı ise, 1991 yılından 2006 yılına kadar olan 15 yıllık süre içerisinde sadece 1 iken, bu rakamın 2006-2008 dönemi içinde 13 projeye yükselmesi bu konuda alınan eğitimlerin faydasını istatistiksel olarak gösteren ikinci önemli bir göstergedir.

2008-2009 ve 2009-2010 eğitim yıllarında diğer grup öğretim üyeleri ile devam etmesi planlanan proje yönetimi eğitimleri sonucunda, 2010’lu yıllarda TÜBİTAK ve AB tarafından desteklenecek Anadolu Üniversitesi projelerinin sayısında daha ciddi artışlar meydana geleceği aşikârdır. Bu çabaların da Anadolu Üniversitesi’nin eğitim ve öğretim seviyesini standartların üzerine taşıyacağı, akademik düzeyi daha da yükselteceği, saygın ve ciddi bir üniversite imajını daha da güçlendireceği kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu güzel başarı hikâyesinde, FABE olarak bizim de katkımızın bulunmasından büyük mutluluk duymaktayız.

Posted in PROJE YÖNETİMİ

ELLORA MAĞARALARI ve MUHTEŞEM KAISALA

Hindistan’ın Maharaştra Eyaletindeki Aurangabad (Evrengabad) şehrine 30 kilometre mesafedeki, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş Ellora Mağaraları, Ajanta Mağaralarına oldukça yakın bir yerde olmalarına karşın aralarında iki önemli ciddi fark var. Birincisi, Ajanta’daki kaya duvar resimlerinin aksine burada kaya kütlenin oyulması sırasında yapılmış heykeller var. İkincisi de, Ajanta sadece budist tapınaklarından oluşmasına rağmen burada hindu, budist ve jain tapınaklarının yan yana olması. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir ana kayaya oyulmuşlar ve her iki baştakiler arasında iki kilometrelik bir mesafe var. Toplam 34 mağaranın 12si budist, 17si hindu, geri kalan 5i de jain tapınakları. MS 600-800 arasında budist mağaraları, MS 900 civarında hindu mağaraları, 800-1000 arasında da Jain mağaraları inşa ediliyor.

Ellora’daki en görkemli yapılar da hindu mağaraları ve ortadaki ana tapınak Kaisala. Gerçekten müthiş görsel bir yapı. Hint kaya oyma sanatının en görkemli örneği. Tarihçilerin hesaplamalarına göre Tapınağın yapımında yedibin işçinin çalıştığı ve yüzelli yılda tamamlandığı düşünülüyor. Atina’daki Partenon tapınağını görenler için şöyle bir kıyaslama var.  İki kat daha büyük ve 1,5 kat daha yüksek.

Kaisala, Himalayalarda bir dağın ismi ve Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva’nın evi olarak geçer. Bu dağdan esinlenerek inşa edilmiş. Ajanta ve Ellora’daki diğer mağaralardan önemli bir farkı, Tapınağın etrafında yine ana kayanın oyulması sonucu oluşturulmuş geniş bir avlu bulunması.  Yapının en enteresan tarafı ise tek bir anakayanın oyularak inşa edilmiş oluşu. Hesaplamalara göre ikiyüzbin ton kayanın keski ve çekiç ile kazılması sonucu ortaya çıkmış.

Bazı yazarlar, yapının Kamboçya’daki Angkor Wat, Mısır’daki Piramitler, Java’daki Borobudur gibi gizemli bir yapı olduğunu, belki de uzaydan gelen ziyaretçiler tarafından yapıldığını yazarlar. Bence, dünyada görülmesi gereken yapılardan biri de bu muhteşem tapınak.

Jain dini, MÖ 500 yıllarında, Brahmanizmin karmaşık ritüellerine ve kast sistemine karşı reformist bir hareket olarak budizmle hemen hemen aynı zamanda ortaya çıkmış bir din. Hem budizmle, hem de hinduizmle bir çok benzerlikleri var.

Jainler, evrenin sonsuz olduğuna ve tek bir tanrı tarafından yaratılmadığına, reinkarnasyona ve nihai kurtuluş olan mokşa’ya (budizmdeki nirvana inancı) inanırlar. Mokşaya ulaşabilmek için takip edilmesi gereken kurallardan biri, tüm yaşamlara saygı göstermek ve yaşayan hiç bir canlıyı öldürmemektir (ahimsa). Bu nedenden dolayı tüm jainler, birer vejeteryandır. Bazı jain rahipleri, yanlışlıkla küçük bir sineğin ağızlarına kaçıp ölmemesi için ağızlarına bir bez ya da bir ameliyat maskesi takar.

 

Posted in DESTİNASYONLAR, SEYAHAT